Hastanelerdeki duygu dolandırıcılarına dikkat!

BT Hayat’taki bu yazımda, hayatımızı kökünden değiştiren iki güzel yavrumuz olduğunu anlatacaktım. Ne kadar uzun anlatsam da yeterli olmayacak. O nedenle kısacak da olsa paylaşmış olayım, dualarınızı istirham edeyim..

Yazının devamında bugün hastaneye ilk kontrol için gittiğimizde başımıza gelen bir olayı anlatıyorum.

…….

Bugün hastanede bekleme alanında bir adam telefonla konuşuyordu. Yanında, kucağında çocuğuyla beraber eşi de vardı. Adam sessiz bir şekilde ama tane tane, tek tek söylediği için ne konuştuğu anlaşılıyordu. Gözlerinden dökülen yaşlar, durumun vehametini gösteriyordu. İster istemez kulak misafiri oldum. Akrabalarına dert yanıyordu. Çocuğu için çaresiz kaldığını, en son tanımadığı kişilerin acıyıp bez verdiğini söylüyordu. Tedavinin bitmek üzere olduğunu ama elinde bir şey kalmadığını anlatıyordu. Mevzu çocuk olunca -çocuk da maşallah pek sevimli, filmlerde oynayan şu düz sarı saçlı veledlerden- yanına biraz daha yaklaşıp geçmiş olsun deyip mevzuu sordum.

Kastamonuluymuş, 10 gündür İstanbul’daymışlar. Okmeydanı hastanesinde oğlu tedavi oluyormuş. Bizim bulunduğumuz hastaneye de bir hemşerisini görmek, ondan borç almak için gelmiş. Ama hemşerisi o gün işte yokmuş. Telefonu da açmıyormuş. Adresini de hastane vermiyormuş.

Mevzu biraz garip geldiği için her ne kadar göz yaşları içinde utana sıkıla anlatsa da içime bir şüphe düştü. Allahtan üzerimde para yoktu. Yoksa daha ilk dakikalarda henüz aklıma herhangi bir şüphe gelmediği anlarda imkanım olduğunca verir, hiç olmazsa bir kısmına yardımcı oldum diye düşünürdüm. Bu arada tedavinin bitmesi için lazım olan para da 380 TL bir şeydi. Çocuğunda kist olduğunu söylüyordu.

Şüpheye düşünce ne yapayım da emin olayım dedim. Tam o esnada karşımda 2-3 gün evvel tartıştığım hastane muhasebecisi geldi. Tartıştığıma bakmayın. Çok babacan bir adamdı. Öyle bir siması var en azından. Yanına gidince beni tanıdı tabi. “Başka bir şey soracağım” deyip mevzuyu anlattım. Daha lafımı bitirmeden, “Yok inanma.. Dolandırıcıdır.” dedi. “İstersen git de ki, bu hastane ücretsiz muayene edecekmiş, bak nasıl hemen çekip gidecek..”

Dediğini yaptım, ama hala içimden belki adamcağızın günahını alıyoruz diye düşündüğüm için boş yere ümit vermemek adına birebir aynını söylemedim. Dedim ki “bu görüştüğüm kişi bu hastanenin muhasebe müdürü, istersen bir konuş, sana yardımcı olurlar, burda tedavi olursunuz.”. Adam “ben karşıdaki hastaneyle görüştüm, bir şey yapamayacaklarını söyledi” dedi. Halbuki karşıdaki hastane de burası da aynı kurumun ayrı blokları idi. Bunu da anlattım adama.. İkisi de aynı hastane, sen bu müdürle görüş yardımcı olacaktır, dedim. Karısı “gel görüşelim” deyip kalktı. Ben de “odası bir alt katta, gidin görüşün” dedim. Kalkıp gittiler. O esnada bizim hanım geldiği için ben de mevzuu bırakıp kendi işime döndüm.

Bir kaç dakika sonra bizim karşı binada işimiz çıktı. Çocuk doktoru için oraya gittik, oturduk. Aa.. Adamcağız da orada. Hemen az ilerimizde oturuyor. Gayri ihtiyari sordum. “Ne oldu, bir şey dediler mi?” “Başhekimle görüştüm, maalesef yardımcı olamayacağız dediler” dedi. Ben de sesimi çıkarmadım.. Ta ki, hemen karşımda oturan bir bayan, adamın ayakta duran hanımının kucağındaki cocukla ilgilenene kadar. “aa ne kadar sevimli, kız mı erkek mi bu?” filan diye ilgilendiğini görünce telefonumun not kısmına “yenge bu kadın ve eşi dolandırıcı olabilir, dikkatli ol, bir şey isterlerse verme” yazdım. Adamın dikkatini çekmesin diye bizim hanıma telefonu verip yengeye uzattım. Hanım mevzuyu bilmediğinden afalladı ama mesajı kadına okuttu. Kadın şaşırdı ve kendi telefonunu bana gösterdi. Meğer çoktan tuzağa düşmüş. O da benim gibi telefon konuşmasına tanık olmuş. Acımış, eşine whatsapp’dan soruyor, yanımda 200 TL var vereyim mi diye.. Bana o mesajları gösterdi.

Artık durum netleştiği için sesimi çok esirgemeden “aman yenge sakın, bunlar dolandırıcı” dedim. Adam tabi mevzuyu anladı, oturduğu yerden “sen benim hakkımda mı konuşuyorsun?” dedi. Ben de aptala yatıp “hayır canım, yenge hanıma cocuğunu sordum, geçmiş olsun dedim” deyiverdim. Sonra içim rahat etmedi. Bankoya gidip oradaki çalışanlara güvenliği sordum, dışarda dediler. Bizimkileri de iki çocukla adamların bulunduğu alanda bırakamadığım için güvenliğe gidemedim. Oradakilere durumu anlattım. Bu adamı gönderin buradan dedim. Herif tabi benim konuştuğumu görünce yerinden kalktı sinirli sinirli yanıma geldi. Önce bankoya “Başhekim odası nerde?” diye havalı havalı -sanki yalancı değilmiş gibi- sordu. Sonra kulağıma eğilerek “başkasının işine karışma!” gibi bir şey söyledi. Tam hatırlayamadım. Sonra başhekimin odasının girişinde karısıyla beraber 1-2 dakka durup sekretere bir şey söyledi. Sonra sanki ordan bir cevap almış gibi -olay çıkarsa diye hikayesini destekleyecek bir şey de sormuş olabilir- hasta hakları odasına yöneldi. Orada da kapıda bir kaç dakika geçirerek gözden kayboldu..

Gösterdiği oscarlık performansla bu adama -eşi olduğunu iddia ettiği kadın pek bir aksiyon yapmadı- filmlerde rol vermek lazım. Utanmadan sıkılmadan insanların -hele ki kadın doğum ve çocuk servisi gibi- duygusallıkları tavan yapmış kişilerin- duygularını sömürerek para koparmanın peşinde olan bu kişilerin hastane personeli tarafından önlenilmesi gerekiyor. Güvenlik dışarda duruyor da ne oluyor. Banka mı burası.. İçerde ne filmler dönüyor, kimsenin ruhu duymuyor.

Önemli olduğunu düşündüğüm bu hadiseyi olduğu gibi anlatmaya çalıştım. İnşallah kimse bunların tuzaklarına düşmüyordur.

Laravel-Vue ikilisinde dil dosyası problemi

Laravel-Vue ikilisini ne kadar övsem az. O nedenle bu kısmı es geçip yaşadığım dil sorununu nasıl aştığımı anlatmak istiyorum.

Laravel’de blade template kullananlar çok dilli bir projeyle ilgileniyorsa lang() veya daha sade haliyle __() fonksiyonunu biliyordur. Kısaca anlatalım. resources/lang klasörü altında “tr”, “en” gibi dil klasörleri oluşturup bunların içine ayrı ayrı kullanabileceğimiz dil dosyaları oluşturuyoruz. Örneğin resources/lang/en/menu.php dosyasının içeriği şu şekilde oluyor.

Bu içeriği şu şekilde çağırıyoruz.

PHP’de işler böyle.. Peki Vue kullandığımızda artık iş PHP’den çıktığı için Javascript’le başbaşa kalıyoruz. O zaman bu dil dosyalarını nasıl kullanabiliriz?

Bunun için çeşitli yaklaşımlar mevcut ancak ben bugün şunu deneyip kullandım. Gayet sade bir çözüm olduğunu düşünüyorum.

Kullanımına örnek olarak;

Böylece Blade template’ine çok benzer bir şekilde __() fonksiyonu ile translate yapabiliriz. Bu fonksiyonu her Vue nesnesine tekrar tekrar yazmamak için Mixins yapısı kullanılabilir sanıyorum. Kısaca araştırdım ama uygulamadım. Vue’ya henüz o kadar hakim değilim. Ayrıca bana tek bir yerde bu şekilde kullanmak lazım olduğu için mixins’e ihtiyaç duymadım. İlgilisi bakabilir.

Muhteşem ikili: Laravel ve Laracasts

Laravel’le ilk tanışmamız ne zamandı diye baktığımda 2015 Nisan olduğunu görüyorum. Daha doğru düzgün bir şey öğrenemeden başladığım halde sunduğu kolaylıklar sayesinde kısa sürede Kitapi gibi şimdi 100 bine yakın kişi için hizmet veren bir yazılımı oluşturmak ve devam etmesini sağlamak mümkün oldu.

Laravel çok güzel, kullanışlı, kolay öğrenilebilir bir framework olmasına rağmen, inceliklerini bilmeden benim gibi balıklama atladığınızda ve derenin ortasına geldiğinizde içinizi biraz burukluk kaplayabiliyor. Çünkü bir sonraki projenizde daha çok şey, bir sonrakinde ise daha da çok şey öğrenmiş oluyorsunuz ve eski yaptıklarınızı keşke şöyle yapsaydım diyorsunuz.

Hele üstüne bir de Laracasts gibi bir şeyle tanıştıysanız. Bölümleri izlerken oturup ağlayasınız geliyor.

Laracast kendi sloganlarının tam hakkını veren yazılım temalı bir eğitim sitesi. Meşhur sloganı:

It’s Kinda Like Netflix for Your Career!” (Kariyeriniz için bir nevi Netflix)

En büyüğü 20-25 dakika olan harika video dizileri şeklinde hazırlanmış bu sitedeki içerikleri Silicon Valley veya The Big Bang Theory’den  daha büyük bir keyifle izlediğimi ve hiç abartmadığımı belirtmek isterim.

Nasıl bu dizilerin başrolleri metin yazarları kadar önemliyse Laracasts için Laravel’in yetenekleri kadar Laracasts’in kurucusu Jeffrey Way ve onun programlama yöntemi, sade ve akıcı anlatımı da o kadar önemli.

Laracasts’ta sadece Laravel’le ilgili değil başta PHP ağırlıklı olmak üzere pek çok konuda (PHP, Laravel, Testing, Front-end, Tooling) detaylı ve doyurucu videolar mevcut. Bunlar sıkıcı uzun videolar şeklinde değil, tamamen ekran üzerinde anlatılan, bölümlenmiş,  15-20 dakikalık parçalar halinde sunuluyor. İzlediğiniz videolar site üzerinden takip edildiği için hangi aşamada kaldığınızı kolayca görüyorsunuz. Dahası izlediğiniz videoları sonra offline olarak da izleyebilmek için kendi bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz.

Programcılığı 24 sene evvel -imkansızlıktan- kendi çapımda kitaplardan öğrenmeye başlayan biri olarak doğru düzgün ilk ve tek programcılık eğitimini taa yüksek lisansda şimdi ismini hatırlayamadığım çok başarılı bir -maalesef akademisyen değil- yazılım uzmanından “Tasarım Kalıpları” isimli derste almıştım. O derste gördüm ki -lütfen gülmeyin!- yıllardır iyi kötü yapmaya çalıştığımız programcılığın meğer bir kalıbı varmış. Yani programcılık da bir ilimmiş. Yolu yöntemi, benimsenmiş kaideleri varmış. Benim o güne kadar maalesef bundan haberim yoktu. O günden sonra da o konuda fazla bir şey yaptığım söylenemez. 

Ta ki Laracasts’a kadar..

Jeffrey’in videolarında şunu öğrendim; adam önce kodu yazıyor. Sonra mutlaka yazdığı kodu review yaparak, yani baştan inceleyerek kodu daha okunur, daha sade, daha güzel nasıl yazarım diye didikliyor. Bunu yaparken de bazı kuralları kullanıyor. Mesela “iç içe ikiden fazla girinti yapmamak” bu kurallardan biri. Uygulamanızdaki route’ları tanımlarken standart bir isimlendirme kullanmak, URL’lerden ziyade get, post, put, patch, delete gibi method tipleriyle yapacağınız işin ne olduğunu belirtmek ve hataları gerçekten hata rutinleriyle ve hata kodlarıyla muhatabına göndermek aklıma gelenlerden bazıları..

Videoları izlerken doğru düzgün bir eğitim alsaydım geçen 20 küsür yılımın ne kadar daha verimli olabileceğini düşünüp üzülmemek elde değildi maalesef. Neyse ki ofiste bir aydır üstlendiğim işi Laravel’le yazıyoruz. Ben de hem webdeki dökümanları, hem de videoları didik didik edip, çözemediğim durumlarda Avrupada yaşayan ve yabancı firmalara freelance kod yazan -şu an ne hikmetse karşımda oturan- nöbetçi programcım sevgili kayın biraderim @fehim‘e, o yoksa ve çok geç değilse @hsynkabil‘e, keyifleri yerindeyse @saidozcan‘a, @sogukpinarugur‘a, @m_alkan_‘a gecenin bir yarısında sorular sorarak işi düzgün yapmaya gayret ediyorum. Gayret bizden takdir mevladan..

Genç kardeşlerim..

Öyle kodlar yazmalıyız ki kıymetini balık bilmezse hâlık bilir misali ortalıkta bizim kodlarımız dolaşmalı. Bizim kod kütüphanelerimiz başkaları tarafından kullanılıp, güncellenip büyümeli. Elbet var zaten böyle arkadaşlarımız ama daha da çoğalmalı.. Ülkemizden petrol çıkmıyor maalesef. Ancak yazılım öyle bir maden ki parmaklarımızla kazmayı düzgün vurursak elmas, yamuk vurursak kömür çıkıyor. Biz yıllarca kömür çıkardık, üstümüz başımız kapkara oldu. Siz daha gençsiniz, bol bol elmas çıkarırsınız inşallah.

MAMP’da PHP ayarlarının sürekli geri dönmesi problemi

MAMP’da PHP ayarlarını ne kadar değiştirirsem değiştireyim tekrar başlattığımda geriye döndüğünü görünce bu işin içinde bir iş olduğunu anladım.

Buradaki dosyayı güncellemeniz bile yeterli olmuyor. Zira MAMP’i restart ettiğinizde dosya eski haline geri dönüyor.

Meğer asıl şu dosyayı değiştirmek gerekiyormuş. MAMP başlatıldığında buradaki içeriği alıp yukarıdaki dosyayı güncelliyormuş. 

Bu bilgiyi işte buradan öğrendim. 

Kitapi ile yola devam | Bilişim Yıldızları 2016

Bilişim Yıldızları 2016

Bir buçuk yıldır öğretmen kuzenim Sefa Avcılar’la gönüllü olarak devam ettiğimiz projemiz Kitapi okulların açılmasıyla yine güzel bir ivme kazandı. Üye sayımız 20 bin oldu diye sevinirken bugün 25 bini geçti bile.

Bir iki hafta önce, hangi arkadaşım tavsiye etti hatırlamıyorum, Türkiye Bilişim Derneği’nin düzenlediği Bilişim Yıldızları 2016 yarışmasına Kitapi ile başvurduk. Öğrenci, girişimci ve kurumsal kategorilerde çevre, verimlilik ve sosyal sorumluluk alt başlıkları yer alıyordu. Biz de Girişimci / Sosyal Sorumluluk kategorisine başvurduk. Bir süre sonra jüri oylaması bitti ve halkoylaması süreci başladı ve nihayet bu hafta başında neticeler ortaya çıkıp ödül töreni düzenlendi.

Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki törene biz de davet edildik. Kuzenim Bursa’da oturduğundan ikimiz adına eşimle birlikte gittik. Davet eden kişi “iyi bir derece aldınız, mutlaka gelin” deyince zaten heyecanlanmıştık. Meğer kendi kategorimizde jüri bizi 1. ilan etmiş. Çok sevindik tabi.

Yarışmayı düzenleyen derneğe ve yarışma komitesine çok teşekkür ederiz. Bu kadar zahmete girip onca insanı ağırladılar ve bunu tamamen gönüllü olarak yaptılar. Hepsi profesyonel iş hayatında olan kişiler. Kişisel vakitlerini ayırıp böyle bir organizasyon yaptılar. Ancak biraz eleştiriden kimseye zarar gelmez. Hatta inşallah bu satırlar önlerine çıkarsa belki sonraki etkinlikler daha da iyi olur.

img_5562

Ödül töreninin genel havası “Bilişim Yıldızları 2016” ismi ile biraz tezat geçti diyebilirim. Tören hazırlıkları sırasında projektörden geçen seneye ait fotoğrafları slayt şeklinde görünce aslında gidişat kendini belli etmişti.

Ödül töreni programında konuşmalardan sonra (ya da önce, tam hatırlamıyorum) Türk Sanat Musikisi bölümü vardı. Epey geniş bir bölümdü. İzleyiciler de eşlik ettiler. Musiki icra eden kadın ve erkek sanatçılar TRT’den alıştığımız eski konser görüntülerindeki gibi kadınlar abiye siyahlar içerisinde, erkekler takım elbiseli, şef papyonlu vs idi. Müzik aleti çalanlar da siyah ve tek örnek giyinmişlerdi. Şarkı söyleyenler tek bir koldan ve dudaklarından başka genelde hiç bir uzvunu oynatmıyorlardı.

Bu çizdiğim tabloyu bir “bilişim” etkinliğinde düşündüğünüzde anlatmak istediğim biraz daha belirgin olarak ortaya çıkar diye düşünüyorum. Katılımcıların, hatta dereceye girenlerin arasında 10 yaşlarında “Askıda Yemek” projesinin sahibi genç kardeşimiz de vardı. Yani beni ihtiyarlardan sayarsak geri kalanlar benden gençti diyeyim :) Sonra da Türk Sanat Musikisi diyeyim :))) Tabi ki ödül töreninden önce disko müzik koymalılardı gibi bir fikrim yok. Yanlış anlaşılmasın.

Müziği bir kenara bırakırsak; tören sırasında -aslında bu isim bile çok ağır bir hava veriyor gibi- dereceye girenlerin sadece proje adları (veya web sitesi adresleri) ve projeyi temsil edenlerin isimleri okundu ve ekranda göründü. Seyirciler sadece bu isimleri gördüler. Projenin ne olduğuna dair bir kaç kelime veya ekran çıktısı olabilirdi.

Ve fotoğraf..

Etkinliğe sponsor olan firmalara açılışta birer plaket verildi. Sunucu hanım sahneden inmeden fotoğraf çekilmesi teklifinde bulundu. Adamcağızlar yanyana dizildiler ancak fotoğraf çeken profesyonel biri yoktu! Sadece seyirciler kişisel telefonlarıyla çekim yapıyorlardı. Belki ben görmedim diye düşünüyordum ama yarışma sonuçlarının açıklandığı sitede de herhangi bir fotoğraf göremedim. Yazının başındaki geçen seneye ait fotoğraflardan kast ettiğim aslında buydu.

Peki nasıl olabilirdi?

Bir bilişim etkinliğinin nasıl olması gerektiğine dair tek bir çözüm değil onlarcasını söyleyebiliriz. TBD’nin yaptığına da “yanlış” deme lüksümüz yok zaten. Bu da onların yorumu.. Ancak sizlere bir de bugün katıldığım bir başka bilişim etkinliğinden söz edeyim. Oradaki ortamı anlatayım.

Bugün ofise anca varmış, emaillerimi kontrol ederken tesadüfen içinde bulunduğumuz Yıldız Teknik Üni. Teknopark’ının “kuluçka merkezinin” resmi açılışı olduğuna dair mail aldım. Hem de ben okuduğum sırada 15 dakika vardı açılışa.

Bir koşu gittim. Yan bloğun alt katındaydı zaten. Girişte alternatif enerji kaynaklarıyla çalışan, üniversiteli gençlerin hazırladığı iki farklı otomobil prototipi vardı. Bir süre onları inceledim (mesela Bilişim Yıldızları’nın düzenlendiği salonun önündeki kokteyl alanında katılan bütün projelerin ekran çıktıları ve küçük özet bilgileri fotobloklar şeklinde yer alabilirdi).

Açılış konuşmaları veya öncesindeki atıştırma bölümü için farklı bir alan değil, doğrudan kuluçka merkezinin koridorları kullanışmıştı. Şirketlerin olduğu kısım açılıştan sonra gezilmek üzere kordonla çevrilmiş olduğundan geri kalan ve nispeten dar olan alanda gayet samimi bir ortamda bir yandan bekledik bir yandan da çay/kahve ve atıştırmalık ikramlarından tattık (Sağolsunlar TBD de ikramda bulunmuştu).  Açılışta bulunanların çoğu girişimci, işadamı/işkadını ve öğrenciydi. Tanımadığım pek çok kişiyle görüştüm konuştum (Bilişim Yıldızlarında kendimi o kadar rahat hissedemedim).

Kuluçka açılışında kucağında kocaman kemana benzeyen enstrümanıyla köşede müzik çalan biri daha vardı. Kalabalıktan müziği duymadım, koca kemanı görünce farkedebildim. Demek ki bilişim etkinliklerinde bir musikişinaslık var :)))

Açılış için konuşmalardan sonra YTÜ rektörü, eski rektörü, Teknopark müdürü gibi yöneticiler sembolik kurdale kesti. Sonra hobarey diye firmalara akın ettik. Burada zaten tanıdığım bi firma vardı. Diğer firmalara öyle elimi kolumu sallayarak girmeye çekindiğim için şimdi fırsatını bulmuşken hemen hepsiyle görüştüm. Kimisi yaşıtım, kimisi benden daha genç pek çok girişimciyle tanıştım. Hemen hepsini yazılımcı zannederken neredeyse hiç yazılımcıya denk gelmedim. Elektronik, enerji, kimya, biyoloji gibi farklı konularda ürünler vardı. Gerçekten bu çeşitliliğe çok sevindim.

Hele içlerinde görme engelliler için özel bir işletim sistemi hazırlayan bir ekip vardı. Ürünlerini, planlarını, hedeflerini çok beğendim. Sırf onlara yönelik teknoloji blogumuz BT Magazin‘de ayrı bir haber yapacağım inşallah.

Etkinlikte özel bir ajanstan kiralanan 2 görevli polaroid makineleriyle ücretsiz hatıra fotoğrafı çekiyordu. Fotoğrafları anında basıp “Yıldız Kuluçka” temalı önceden hazırlanmış özel kartlara yapıştırıp size sunuyorlardı. Bu da çok hoşuma gitti.

Yıldız Kuluçka

Uzun lafın kısası bilişim etkinlikleri daha samimi, daha bilgilendirici olsa daha yerinde olur diye düşünüyorum. #yildizkulucka’da olduğu gibi özel hastaglar kullanarak sosyal medyada bütünlük içinde paylaşılması sağlanmalı.

İnşallah bir sonraki Bilişim Yıldızları etkinliği daha güzel olacaktır..

MAC’de İngilizce-Türkçe sözlük üç parmağınızın altında

üç parmak sözlükSon günlerde yaptığım işlerden dolayı sık sık İngilizce-Türkçe sözlük ihtiyacım oluyor. Tarayıcımda Google Translate tabı sabit oldu diyebilirim. Cümleleri batırsa da kelime bulmada işe yaradığı için sık kullanıyorum.

Mac kullanıcıları için başka ve çok daha pratik bir yöntem olduğunu öğrendim. Eminim Windows veya Linux versiyonları da vardır. İlgilileri yazarsa öğreniriz.

MacOS’da kelimeleri düzgün yazıp yazmadığımızı kontrol eden mekanizma gereği  hali hazırda Dictionary / Sözlük uygulaması mevcut. Bilgisayarınızdaki trackpad üzerinden herhangi bir kelimeye üç parmağınızla dokunduğunuzda bu kelimenin anlamı popup olarak karşınıza çıkıyor.

Bu özelliği aktif hale getirmek için Sistem Ayarları’nda Trackpad’e gelip “Look up & data detectors” seçeneğini aktif hale getirmelisiniz.

trackpad

Fakat MacOS’la hazır gelen sözlük sadece İngilizce (veya Türkçe) olduğundan benim bahsettiğim İngilizce-Türkçe sözlük ihtiyacını görmüyor. Bunun için ayrıca sözlük indirmek gerekiyor.

Michel Clasquin-Johnson isminde biri kendi blogunda hem İngilizce-Türkçe hem de Türkçe-İngilizce sözlükler hazırlayıp ücretsiz indirme imkanı vermiş. Yarın bir gün dosyalar kaybolursa diye ben de buradan aynı dosyaları paylaşıyorum.

sozlukler

Bu iki dosyayı bilgisayarınızdaki /Library/Dictionaries klasörüne kopyalayın. Sonra Spotlight’ten yazarak veya Applications (Uygulamalar) klasörüne giderek “Dictionary” programını çalıştırın. Menüden Preferences / Özellikler seçeneğini seçin. Buradaki listede yeni eklediğiniz sözlükler görünecektir. Onları işaretleyip fareyle tutup ihtiyacınıza göre olanı en tepeye taşıyarak işlemi tamamlayabilirsiniz.

sözlük ayarları

Artık herhangi bir İngilizce kelime üzerine gelip trackpad ile üç parmak dokunduğunuzda (tıklama değil, dokunma) sözlük bu kez kelimenin karşılığını içeren bir popup gösterecektir.

 

turkce

Yalnız bu sözlüğün bir dezavantajı var. Eğer İngilizce kelime ek alarak kullanılmışsa mesela “promise” yerine “promised” sözcüğü üzerinde denediğinizde İngilizce-Türkçe sözlük o kelimeyi ayrıştırıp kökünü çeviremiyor. Onun yerine yukarıdaki listede ayarladığınız diğer sözlükler devreye girip (macOS’un kendi sözlüğü mesela) kelimenin ingilizce olarak kökünü bulup gösteriyor. Bu sözlük penceresindeki köke tıklayayım, bir de burdan yürüyeyim dediğinizde de işe yaramıyor maalesef.

Facebook link paylaşma ön belleği nasıl temizlenir

facebook-bad

Facebook’ta bir link paylaştığınızda arkaplanda bu sayfanın bir özeti oluşturulup, başlığı, varsa fotoğrafı ve açıklamasıyla birlikte sizin ekleyeceğiniz mesajın altında görüntülenir. Bu aşamada paylaştığınız linki isterseniz silebilirsiniz bile.

Facebook bir kere ön belleğe aldığı bu sayfayı, siz url linkini değiştirmediğiniz müddetçe hafızasında tutuyor ve mesajınızı silip aynı linki baştan yazmaya çalışsanız da sayfanın ilk ön belleğe alındığı hali karşınıza geliyor.

Mesela sayfanın adresi aynı kalmak üzere başlığı ve görseli değiştirseniz bile paylaştığınızda Facebook hep ilk cache’lediği hali kullanmak ister.

Bu uyuz durumdan kurtulmanın bir çaresi linki değiştirmektir ama seo için özene bezene ayarladığınız linki değiştirmek istemiyorsanız başka bir çaresi daha var.

https://developers.facebook.com/tools/debug/

Bu adrese tıklayıp sayfadaki adres alanına paylaşmak istediğiniz URL’i yazdığınızda, Facebook bu sayfayı yeniden ön belleğine alıyor. Yani son halini cache’lemiş oluyor.

Böylece rahatlıkla linkinizin güncel halini Facebook’ta paylaşabilirsiniz.

15 Temmuz: “Kurudukça sulayın, yeşerdikçe budayın”

turkiye

Lozan sonrasında dönemin İngiltere başbakanı Wilson Churchill’e atfedilen cümle kısaca “Türkleri güç ve ağırlık olarak yüz grama çıkarmamalı, elli grama ise hiç düşürmemeliyiz. Onları biraz kuruyunca sulamak, biraz yeşerince de budamak icap eder.” şeklindedir.

Lozan anlaşması 93 sene önce dün, yani 24 Temmuz 1923’de yapıldı ama İngilizlerin bu yukarıda zikredilen kaidesi Osmanlı’nın son dönemlerinden beri işletiliyor. Geçtiğimiz ay okuduğum ve bir önceki yazıda bahsettiğim Abdülaziz Han‘ın tahttan indirilmesi bu söylediğimize en açık bir örnektir. Dönemin Türk başbakanlarından (Sadrazam) Mithat Paşa açık bir İngiliz adamıdır. Yılmaz Öztuna‘nın yazıda geçen kitabını okuyanlar çok iyi anlayacaklardır. Ayrıca 2. Abdülhamit Han‘ın döneminde yaşanan Ali Suavi kalkışması da yine İngiliz oyunudur.

Türkiye olarak ne zaman ilerleme kaydetsek, tıpkı Churchill’in lafı gibi cihan devletleri tarafından budanıyoruz.

İşte bundan 10 gün önce, 15 Temmuz 2016 Cuma akşamı boğaz köprülerinin asker kıyafetli hainler tarafından tutulmasıyla başlayıp 1 gün süren ve canımızdan 240 can alan acı olaylar da yine böyle hain devletlerin “kendi insanımızı ve silahlarımızı kullanarak” ülkemiz üzerinde oynadığı kanlı oyunlardan biridir.  Allahü Teala vatanlarını korumak için hiç düşünmeden tankların, silahların, bombaların önüne kendini atan bu fedakar şehitlerimize rahmet eylesin, onlardan razı olsun, mekanları cennet olsun inşallah. Öz vatandaşına silah çeken, bomba atan vatan hainlerini de hem bu dünyada hem de ahirette kahreylesin!

Okuduğum kitapla bu kalkışma arasında o kadar benzerlik var ki. Karşılaştırıldığında Türkiye’ye indirilen her darbede bu benzerlikler ortaya çıkacaktır.

Fakat aralarında bir tane büyük fark var. Abdülaziz Han’ı deviren darbede, Abdülhamit Han’ı deviren darbede, 27 Mayıs 1960 darbesinde, 12 Eylül 1980 darbesinde ve diğerlerinde hainler kazanırken bu son kalkışmada hainler kaybetti. Vatan ve millet kazandı.

Darbeler arasındaki benzerlikler çok önemli. Tarih tekerrürden ibarettir sözünün gözümüzün önünde canlanması gibi adeta. Yakın zamanda Abdülaziz Han darbesi hakkında kapsamlı bir kitap okuduğum için daha çok onunla karşılaştırabiliyorum. En kısa zamanda Abdülhamit Han’a yapılan darbeyi ve cumhuriyet devrinde yapılanları da okumaya çalışacağım.

Darbe Liderleri

30 Mayıs 1876 Abdülaziz Han darbesini düzenleyen o dönemin Genel Kurmay Başkanı (Serasker) Hüseyin Avni Paşa idi. 12 Eylül 1980 darbesinde başrolde Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren vardı. 27 Mayıs 1960 darbesinde emir komut zinciri yoktu, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde de sadece “bir grup” asker bu alçak işe kalkışmıştı.

Askeri Öğrenciler

Abdülaziz Han’a darbe vurulacağı sırada Dolmabahçe Sarayı etrafına o dönem eyaletlerimizden biri olan Suriye’den eğitim amacıyla getirilmiş, Türkçe bilmeyen askeri öğrenciler “Padişahımız tehlikede, buradan kuş uçurtmayın” diye kandırılarak kullanılmıştı.

15 Temmuz’da Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, üniforma giydirilerek Çengelköy’e gönderilmişti.

Dini(!) Liderler

Abdülaziz Han darbesinde padişahı tahtan indirebilmek kılıfına imza atabilecek, yani fetva verebilecek biri lazımdı. Dönemin en haysiyetsiz ilim adamlarından Hasan Hayrullah Efendi isimli şerefsiz darbeyi planlayanların baskısıyla önceden Şeyhülislam makamına getirilmişti.

15 Temmuz’da “inlerimize girecektiniz, şimdi biz sizin ininize gireceğiz” diye naralar atan hainler 19 yıldır ABD’nin Pensilvanya eyaletinden ülkemize fitne sokan, ismi burda dahi anılmayacak kadar alçak, şerefsiz bir din adamı(!) kılıklı pisliğin peşinden gitmiştir.

Öyle bir pislik ki dünyalık elde etmek, mevki elde etmek için vaktiyle Papa’ya mektup yazıp adeta el etek öpmüş birinden söz ediyoruz.

Peki tarih hep kötü yönleriyle mi tekerrür ediyor. Hayır. Çok şükür alınlarından öpülesi kardeşlerimiz, ellerinden öpülesi analarımız, babalarımız vardır.

Çerkes Hasan, 7/8 Hasan Paşa ve Astsubay Ömer Halisdemir

cerkes_hasan

Abdülaziz Han tahtan indirilmekle kalmamış, darbecilerin bitmek bilmez kinleri yüzünden tutuklu bulunduğu evde bilekleri kesilmek suretiyle katledilmiş, yaralı olduğu halde tıbbi müdahaleye izin verilmeden can çekişerek şehit olmuştur. Tutuklanma sırasında padişahın hanımı Türk’ün şimdiye kadar görmediği bir rezaletle tartaklanmış, başörtüsü yırtılmış ve o narin kadıncağız Neşerek Hanım tekneyle boğazdan geçirildiği sırada hastalanıp kocasının cinayetinden bir kaç gün sonra da vefat etmiştir. İşte bu üzüntüleri üst üste yaşayan Neşerek Hanımın kardeşi Çerkes Hasan aralarında elebaşları Hüseyin Avni’nin de bulunduğu bir toplantıyı basarak Avni Paşa dahil 5 kişiyi öldürüp hem baş haini ortadan kaldırmış, hem de darbenin gidişatını değiştirmiştir.

7_8_hasan_pasa

2. Abdülhamit Han tahta çıkalı henüz 2 sene olmuşken 1878’de bir süredir işsiz gezinen, daha evvel gazeteler çıkaran, hatta Galatasaray Sultanisi’nde bir süre müdürlük dahi yapmış olan Ali Suavi isimli bir piyon etrafında topladığı 200 kadar Rumeli göçmeniyle Çırağan Sarayı’nı basmaya kalktı. Olaya yetişen Beşiktaş karakol komutanı 7-8 Hasan Paşa eline geçirdiği bir sopayı bu hainin başına indirdiği gibi dünyasını terketmiştir.

omer_halisdemir

15 Temmuz 2016 darbe girişiminde de Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli Astsubay Kıdemlı Başçavuş Ömer Halisdemir komutanı Tümgeneral Zekai Aksallı’nın makamını teslim etmemek ve komutanından aldığı “Evladım oranın namusu sensin, teslim etme! Geliyorum.” emrine uyarak karşısına dikilen Özel Kuvvetler Tugay  Komutanı Tuğgenaral Semih Terzi’nin “Yönetime el koyduk! Yeni komutanın benim, yukarı çıkacağız” sözlerinin ardından silahını çekerek hain generali alnından vurmuş, çıkan çatışmada 7 alçağı daha tepeleyip şehit olmuştur.

Şehit Astsubay Ömer Halisdemir’in kabri Niğde’nin Bor ilçesinde Çukurkuyu kasabasındadır.

Hasan Paşa’nın kabri muhafızlık yaptığı Beşiktaş’ta, Barbaros Hayreddin Paşa türbesi yakınında Mimar Kemaleddin tarafından inşa edilmiş bir türbe içerisindeydi. Bu türbe, yine Mimar Kemaleddin yapısı olan Fatih Camii haziresindeki Gazi Osman Paşa türbesi ile aynı tarzdaydı. Hasan Paşa’nın türbesi 1937 yılında, hükümet kararnamesi ile belediye tarafından istimlak edilip yıkılmış, cenazesi buradan Yahya Efendi Dergahı kabristanına nakledilmiştir. (Kaynak)

Çerkes Hasan’ın kabri Edirnekapı kabristanındadır. Etrafı demir parmaklıkla çevrili mezarının büyük taşında; “Ümerâ ve guzât-ı çerâkiseden İsmâil Bey’in oğlu olup, harb okulunu bitirip, kıdemli yüzbaşı rütbesinde iken genç yaşında velînîmeti uğrunda fedâ-yı cân eden Çerkes Hasan Bey’in kabridir” yazılıdır. (Kaynak)

İşte bu vatan evlatları gibi daha nice kardeşimiz, amcamız, anamız, bacımız 15 Temmuz 2016’da tankların önüne atılmış, silahlara, helikopterlerden, uçaklardan atılan bombalara hedef olmuştur. Biz geride kalanlar gözlerimiz yaşlı, her gece onların indirmediği bayrağımızı  her zaman yukarda tutmak için meydanlara dökülüyoruz ama onların fedakarlıkları yanında bizim yaptığımız sadece safımızı belirtmekten ibaret.

Allahü Teala bizlere de şehadet nasip eylesin.

Saç baş yolduran kitap: “Bir darbenin anatomisi”

Bir darbenin anatomisi
Ramazandan önceki bir aile ziyaretinde kuzenimden ödünç aldığım Türkiye Gazetesi’nde uzun yıllar başyazarlık yapmış Yılmaz Öztuna‘nın “Bir Darbenin Anatomisi” isimli kitabı, daha ilk sayfalarında yer alan 1870’li yılların röntgeni mahiyetindeki tespitleri ile tokat yemiş gibi olmuştum.

1870 bana dün gibi geliyor.

Dün gibi bir tarihte hem toprak olarak, hem ordu ve donanma olarak dünyanın ilk beş büyük devletleri arasındaydık.

İngilizler başta olmak üzere bütün Avrupa gözlerini bize dikmiş “onlar dışardan, bizimkiler içerden” olmak üzere ülkemizi parça parça etmek için uğraşıyorlardı..

Başardılar maalesef.. Şuanda bulunduğumuzun 15 katı büyük bir devletken, bütün dünyadaki müslümanların bağlı olduğu tek kapıyken şimdi şu kadarcık vatan parçasıyla, yüreğimizde ceddimizin sevgisi sökülmüş bir vaziyette, islamiyetten uzak kalakaldık.

Yazarın dediği üzere Avrupa’ya göre bu onbeşte bir parça bile “Türklere fazla”.

Sultan Abdül-Aziz Han’ın hayatına dair maalesef çok az şey okumuştum. Daha çok Sultan Abdülhamit Han’ın hayatına ilgi duyuyordum. Genel olarak son devir padişahları için etrafında güvenebilecekleri kimseler yoktu diye biliriz. Bu kitabı okuyunca bunun boyutunun ne kadar derin olduğunu maalesef her sayfasında, her kelimesinde saçımı başımı yolarak anladım. Öyle ki şeyhülislam yani halifenin dahi dini işleri danıştığı makam bile yer yer hainliklerin en büyüğünü yapmaya çekinmemiş.

Kendi padişahı için “yeterki hal edilsin, çarşaf gibi fetva yazarım” diyebilen bir şeyhülislam düşünün.

İslamiyette meşhur bir kaide vardır. Hatta imanın temel şartıdır. İmanın şartı olan inanılacak 6 husus bu şart varsa kabul edilir. “Allahü Tealanın dostlarını Allah rızası için sevmek ve düşmanlarını Allah rızası için sevmemek!“. Bu kavga etmek değildir buyuruyor büyükler, kalpten buğz etmek, sevmemek!

Bu kitabı okuyunca boyu devrilesice Hüseyin Avni Paşa‘dan, Mithad Paşa‘dan ve darbeye iştirak eden yukarıda bahsi geçen Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi dahil bütün 63 kişiden nefret ettim. Beter olsunlar!

Henüz kitabı bitirmedim. Ortalarındayım. İnşallah bu kitabı elimden geldiğince, dilim döndüğünce tanıdığım her gence okutmak için gayret edeceğim. Nimete şükretmeyip üstüne küfredenlerin ülkeyi ne hale getirdiklerini görsünler ki, ders çıkarsınlar. Bizi bu hale getiren Avrupa’yı tanısınlar. Oradan bilimi alması için gönderdiğimiz insanımızın pek çoğu hain olarak döndü ve vatanı bu hale getirdi.

Bu hataya düşmemeli, ülkemize, ceddimize yabancı olmamalıyız. Bizim müslümanlıktan başka bir şerefe ihtiyacımız yok Allaha şükür. Bu şerefi hem ilimle, hem de bilimle yüceltip, herşeyin doğrusunu öğrenip, en iyisini yapmaya çalışıp sadece Avrupa’ya değil bütün dünyaya ders vermeliyiz.

İlim ve bilim bir arada olmazsa kendimiz kimseye faydamız olmaz.

Internette Emeğe Saygı

Internet içeriğinin büyük bir kısmını bloggerlar oluşturuyor. Blogların dışında her gün yüzlerce Twitter, Instagram ve Facebook gibi platformlarda yeni hesaplar açılıyor. Özel ya da değil bir sürü içerik paylaşılıyor. Bir kısmı kendimize ait, bir kısmı yine internette bulup beğendiğimiz içerikler.

Hal böyle olunca kopya içerik maalesef çok fazla oluyor. Kimisi el emeği göz nuru bir çalışmanın fotoğrafını kendine aitmiş gibi paylaşıyor, kimisi utanmadan bütün bir haberi metin ve fotoğraflarıyla birlikte çalıp kullanıyor.. Kaynak belirtmeksizin!

Çok beğendiğim ve ilk gününden beri takip ettiğim, kaliteli bir tasarım çizgisi olan Log Dergisi bu konuda çok sıkıntı çekiyor. Geçen yıllarda da üstüne basa basa durduğu üzere kelli felli yayın kuruluşları sanki babalarının malıymış gibi Log dergisinin içeriğini kendi haber sitelerinde kaynak belirtmeden paylaşabiliyor. En son Hürriyet yaptı bunu mesela.. Log yöneticisi Volkan Bey‘in Twitter’da ısrarla dile getirmesi sonrasında sadece habere metin olarak kaynak belirtildi. Link verilmedi. Bu kadar aşağılık bir durum düşünemiyorum.

 

Bu Log örneği işin içine maddi hırsızlık da girdiği için pek çok yönden çirkin.

Bir de moral hırsızlığı var.

Mesela son günlerde sosyal medyada bol bol gördüğüm, takip ettiğim hesaplarca karşıma çıkıp duran bir fotoğraf var. Bir anneanne ile torununun tek bir elmiş gibi yanyana durdukları şu güzel fotoğraf karesi.

Torun ve Anneanne

Fotoğrafı beğenip eşime gösterdiğimde bu fotoğrafın benim de tanıdığım bir arkadaşına ait olduğunu öğrendim ve çok şaşırdım. Meğer fotoğrafın sahibi ilk olarak 2012’de kendi blogunda paylaşan @the_Syhn‘mış ve fotoğraftaki diğer el anneannesiymiş. Anneanne maalesef geçen yıl vefat etmiş. Allahü Teala rahmet eylesin.

Gerçi buraya yazınca sanki kendime ait olmayan bir fotoğrafı asla paylaşmamışım gibi bir izlenim vermiş oluyorum ama öyle değil maalesef. O nedenle iğneyi değil çuvaldızı kendime batırıp herhangi bir fotoğraf paylaşırken iki kere düşünmek, kaynağını bilmiyorsam da en azından paylaştığım fotoğrafın kendime ait olmadığını belirtmek gerek diye düşünüyorum.

Screen Shot 2016-06-20 at 00.26.52