"Enter"a basıp içeriğe geçin

Kategori: Hayat

Büyüklere Oyuncak: GoPro Hero 4 Session

Son bir kaç yılda çocukken oyuncaklarımızda aldığımız keyfi yakaladığımız pek çok araç gereç kullandığımızı düşünüyorum. Gerçi benim gibi fazla oyuncağı olmadan büyüyen biriyseniz buna bir çeşit geçmişin acısını çıkarma da diyebiliriz.

Screen Shot 2016-01-19 at 01.38.37

Screen Shot 2016-01-19 at 02.02.14

Screen Shot 2016-01-19 at 02.07.11

Erkek çocuklar için en önemli oyuncak araba olduğundan büyüdüğümüzde ilk peşinden koştuğumuz ve en pahalı olan bu oluyor. Araba almak eskiden nasıldı bilmiyorum. Şuan bir sürü marka / model ve kampanya var. Çok fazla olmasa da düzenli bir geliri olan, azıcık kanaat etmesini bilen ve başka acil ödemesi olmayan herkes araba alabilir. Örnekleri etrafımda pek çok var. Kimisi profesyonel iş hayatının daha ilk yıllarında, kimisi ise yarı zamanlı öğrenci.. Diğer memleketleri bilemiyorum ama İstanbul’da tam zamanlı öğrenci olmak lüks gibi geliyor. Mezun olunca hem deneyim olarak hem maddi olarak dımdızlak ortada başlamak yerine biraz stresli de olsa yarı zamanlı bir iş kovalayıp akranlarından bir adım önde olmak mutlaka daha iyi olacaktır. Yarı zamanlı çalışmaktan kastım illa okuduğun bölüm değil, altından kalkabileceğin, eğitimini zorlamayacak, motivasyonunu zinde tutabilecek başka işler de olabilir. Yine bu cümleleri etrafımdaki örneklerden seçerek yazıyorum.

Araba olmadı madem, önce küçük oyuncakları toplayalım o zaman.. Kendi küçük, ceremesi ağır oyuncakların en meşhuru: Akıllı cep telefonu. Lise çağındakiler bile iPhone 6 kullanıyor artık. Bundan alâ oyuncak mı olur 🙂 Yalnız 3-4 yıldır telefonu elinden düşürmeyen biri olarak şunu söyleyeyim; iki aydır iki dirseğim de uyuşuyor. Beş dakika telefonla görüşsem klavyeyi kullanamaz oluyorum. Şuan bu yazıyı yazarken yere oturmuş, orta sehpanın üzerindeki klavyeye uzanıyordum. Baktım acı çekiyorum, klavyeyi sehpanın altındaki bölmeye koydum. Dirseklerimi uzatarak yazabiliyorum. Bir iki ay evvel annesini aynı şikayetten doktora götürmüş biri olarak dirseklerimde sinir sıkışması ihtimalinden korkuyorum. Havalar düzelince bir doktora gitmek gerek. Bu arada belirteyim; annem benim gibi telefon veya klavye kullanmaktan değil bütün gün dantel işlemekten muzdarip 🙂 Kendisi yıllar önce Carpal Tunnel ameliyatı da olmuştu ki bu da meşhur bir bt’ci hastalığıdır. Bileğimdeki bezeye ampirik bir röntgen çekersem onun da ilerde ameliyatlık olduğunu söyleyebilirim 🙂

Bu matrisleri, integralleri gerçek hayatta nerde kullanacağız ki..

artsfon.com-2430Sayısalcı bir öğrenci olmakla beraber lise son sınıfta türev, integral gibi konuları sevememiştim. Ta ki o zamanlar yedek subay olarak okulumuzda öğretmenlik yapan Suat Bey (kulakları çınlasın) dersimize gelene kadar.

Suat öğretmenin güzel anlatımıyla başta karışık gelen bu konuları rahatlıkla öğrenmiştim. Dahası bilhassa şekillerinden korktuğum için ısınamadığım, asla öğrenemeyeceğim sandığım geometriyi de kurcalamış, korktuğum kadar sıkıntılı bir ders olmadığını, bilakis ucundan tutunca çorap söküğü gibi gerisinin geldiğini farketmiştim. Önceden korktuğum ve almaktan çekindiğim analitik geometri dersini de gözüme kestirip bir dönem daha okula devam etmiştim. Bizim zamanımızda kredili sistem vardı, beğenmeyenler olabilir ama ben o sistemi sevmiştim.

Sonra ne olduysa üniversitede oldu.. Bu blogda üniversitede yaşadığım hayal kırıklıklarımla ilgili bol bol yazı var zaten, bir tane daha ekleyelim.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde aldığım matematik derslerinden malesef bir şey anlamadım. Lisede herşey belirli idi, limitin, integralin bir sınırı vardı. İşin içinde rakamlar vardı. Üniversitedeki matematik dersinde ise Türk Dili ve Edebiyatı’ndan daha çok harf kullanılıyordu. Malesef beynim bu akademik matematiği anlamamıştı..

Öğrenciyken gördüğümüz onca formülün, matrisin, türevin, integralin nerde nasıl kullanılması gerektiği, bu formüllerin nerden geldiği, nasıl bir çalışmanın ürünü olduğu malesef umurumuzda olmuyor. Dersi geçelim yeter diyorsunuz. Tabi kendi adıma konuşuyorum. Sonra profesyonel meslek hayatınızda bunlar bir gün zınk! diye karşınıza çıkınca afallıyorsunuz.

Kitap okumayan stajyer dayak yer!

Screen Shot 2015-11-28 at 03.01.33Şaka tabi.. Bir kere stajyer değildi, elemandı. Ofisin en genç elemanı (eskiden stajyerdi). Ayrıca dayak yemedi fırça yedi..

Fragmandan sonra şimdi hikayemizi anlatmaya başlayalım..

Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Kitapi projemizin bir parçası olarak bir hafta kadar önce ihtiyacı olan okul kütüphaneleri için hediye kitap kampanyası başlattık. Sağolsun ofis arkadaşlarım, eski stajyerlerimiz pek çok kitap hediye ettiler. Hatta içlerinden biri bir çanta dolusu kitap getirdi. Katılımı artırmak için ofisteki arkadaşlarımı tabiri caizse iyice silkeleyip kimi bulursam sataşıp kitap getirmesini rica ediyordum. İşte bunlardan en genci olan çok akıllı uslu bir arkadaşa da rica edince ne duyayım? Kitabı yokmuş. Neden? Çünkü kitap okumuyormuş!. Özrü kabahatinden büyük!

Biri nasıl kitap okumaz? Hele hele daha yirmili yaşlara yeni girmiş biri.. O kitapların içindeki hikayeleri, hayatları nasıl merak etmez.. Raflarda duran milyonlarca galon bilgiden nasıl bir kaç damla kırbasına doldurmak istemez.

Geçtiğimiz haftalarda kitap fuarında dağıtmak üzere ayraçlar tasarlarken kitapla ilgili veciz bir söz bulmak için epey uğraşmıştım. Cemil Meriç’in şu sözü çok hoşuma gitmişti: “Kitap, istikbale yollanan mektuptur“. Ne kadar güzel ifade etmiş. Bizden önce yaşamış insanların, alimlerin sırf biz okuyalım diye kaleme alıp gönderdiği mektupları nasıl okumayız.

Veciz sözler genelde bir teşbihle açıklanır ama Cemil Meriç’in bu sözüne birebir uyan bir kitap, hatta kitaplar var. Yeri gelmişken bahsetmemek olmaz. Hazreti Ömer’in soyundan gelen, hicri 1000. yıllarda yaşamış, müceddid-i elf-i sani (bin yılın müceddidi) İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî Hazretleri’nin “Mektubat” isimli eseri tam bu tarife uyuyor. Mübarek zatın 536 mektubu 3 cilt olarak toplanmış. Her mektubun kişisel bir muhatabı var tabi ama asıl yazılma maksatları istikbale yani sonradan gelecek olan bizlere bu mektupların, nasihatlerin ulaştırılması.. Mektubat eseri aslında 6 cilt olarak geçiyor, diğer 3 cilt, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin oğlu Muhammed Masum hazretlerinin mektuplarından oluşuyor.

Tüyap Kitap Fuarı’na ilk kez başka bir amaç için gitmek

IMG_6619Tüyap fuar merkezinin benim için özel bir anlamı var. 2000 senesinde sevgili Dr. Hakkı Öcal ağabeyimizin dizinin dibinde şimdi 9 yıldır eşim olan sevgili Şahika’mın marifetlerini ilk kez orada dinlemiş ve bu kızı mutlaka tanımalıyım demiştim 🙂 Aradan yıllar geçti, Hakkı Abimiz o zamanlar yurt dışında yaşadığından pek çok fuara gelemedi. Biz imkan buldukça gittik; hem bilişim fuarına, hem kitap fuarına.. Bilişim fuarları teknolojinin yayılması, ekonomik durumların iyileşmesi, iPhone’ların öğrencilerin dahi elinde rahatça dolaşması, kendi kendine park etmesi yetmez, otopilotla giden araba istiyorum gibi cümlelerin artık dudaklarımızda dolaşması gibi kaçınılmaz nedenlerden dolayı artık eski ilgiyi çekemiyor gibi.. Dün ağzımız açık baktığımız 3d yazıcıların bugün masamızın kenarında durdukları halde yüzüne bile bakmıyoruz malesef..

Ama kitap fuarları öyle değil çok şükür..

Ne kadar e-book ve türevi çıksa da kitabın yeri ayrı. Çantana at, güzel sakin bir köşe bulduğunda çıkar oku. Ne pil derdi var, ne çözünürlük, ne boyut vs.. Kitap okumaktan haz etmeyen veled duyunca sıfıra bölme hatası yaşıyorum diyebilirim. Kitap sevilmez mi, okunmaz mı.. Şimdi istediği kadar görsel efektli sinemalar çıksın, hiç biri bir kitabın kendi yerini, okurken hayalimizde canlandırdığımız halini tutabilir mi?Sinema belki bir kaç gün, bir kaç hafta gibi bir sürede yavaş yavaş sindireceğiniz bir kitabı size 2 saat içerisinde yoğun olarak veriyor. Yani yemek ocakda yavaş yavaş lezzetini alarak değil, mikrodalgada saniyeler içerisinde pişiyor.. Sıcak, belki çok lezzetli ama yüreğinizde olması gerektiği kadar yer edinememiş bir tat..Çocukken ve gençken okuduğum kitapları hele hiç unutamıyorum. Romanları bilhassa.. Kemalettin Tuğcu’nun, Ömer Seyfeddin’in, Enid Blyton’un.. Sonraları Reşat Nuri Gültekin’in ve daha pek çoğunun..

Ortaokuldayken öğretmenimiz bir kitap değişim programı uygulamıştı. Herkes bir kitap satın alıyor, okuduktan sonra kitabı başka bir arkadaşına verip onun kitabını alıyor, sonra o bitince onu da bir başkası ile değiştiriyor.. Bu programda pek çok kitap okumuştum, bunlardan biri de Kemalettin Tuğcu’nun “Tekinsiz Ada” kitabıydı. Ne hikmetse bu  kitabı hiç bir kitapçıda bulamıyorum.. Geçtiğimiz haftalarda Çaycı İzzet Efendi’yi zirayet ettiğimizde orada yaşlı bir hanımefendi vardı, meğer Kemalettin Bey’in akrabalarındanmış. Bilseydim bu kitabın akıbetini, neden yayınlanmadığını sorardım.

Eğer bu blogda yeni değilseniz aşina olduğunuz bu uzun girişten sonra yazımın asıl konusuna geliyorum: