"Enter"a basıp içeriğe geçin

BT Hayat Yazılar

Bu matrisleri, integralleri gerçek hayatta nerde kullanacağız ki..

artsfon.com-2430Sayısalcı bir öğrenci olmakla beraber lise son sınıfta türev, integral gibi konuları sevememiştim. Ta ki o zamanlar yedek subay olarak okulumuzda öğretmenlik yapan Suat Bey (kulakları çınlasın) dersimize gelene kadar.

Suat öğretmenin güzel anlatımıyla başta karışık gelen bu konuları rahatlıkla öğrenmiştim. Dahası bilhassa şekillerinden korktuğum için ısınamadığım, asla öğrenemeyeceğim sandığım geometriyi de kurcalamış, korktuğum kadar sıkıntılı bir ders olmadığını, bilakis ucundan tutunca çorap söküğü gibi gerisinin geldiğini farketmiştim. Önceden korktuğum ve almaktan çekindiğim analitik geometri dersini de gözüme kestirip bir dönem daha okula devam etmiştim. Bizim zamanımızda kredili sistem vardı, beğenmeyenler olabilir ama ben o sistemi sevmiştim.

Sonra ne olduysa üniversitede oldu.. Bu blogda üniversitede yaşadığım hayal kırıklıklarımla ilgili bol bol yazı var zaten, bir tane daha ekleyelim.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde aldığım matematik derslerinden malesef bir şey anlamadım. Lisede herşey belirli idi, limitin, integralin bir sınırı vardı. İşin içinde rakamlar vardı. Üniversitedeki matematik dersinde ise Türk Dili ve Edebiyatı’ndan daha çok harf kullanılıyordu. Malesef beynim bu akademik matematiği anlamamıştı..

Öğrenciyken gördüğümüz onca formülün, matrisin, türevin, integralin nerde nasıl kullanılması gerektiği, bu formüllerin nerden geldiği, nasıl bir çalışmanın ürünü olduğu malesef umurumuzda olmuyor. Dersi geçelim yeter diyorsunuz. Tabi kendi adıma konuşuyorum. Sonra profesyonel meslek hayatınızda bunlar bir gün zınk! diye karşınıza çıkınca afallıyorsunuz.

Swift ile İlk Randevu: Kadın & Sanat

screen322x572Objective-c öğrenebildiğim ilk C türevi programlama dili olduğu için seviniyordum. Çocukluğumda C’yi duymamıştım. GW-Basic, Q-Basic derken Visual Basic’le masaüstü programcılıkta epey vakit geçirmiştim. Sonra HTML-PHP ile web teknolojilerine giriş yapınca C’yi öğrenmeye fırsat kalmadı. Tabi burda syntax’ı yani yazım kurallarını öğrenmeyi kast etmiyorum. C dilinde proje yapıp o dile en azından temel seviyede hakim olmayı kast ediyorum.

İşte Objective-C’yle 2010’da başlayan maceram az buçuk ilerleyince hele şükür C türevi bir dil öğrenmek nasip oldu demiştim. Gerçi bir parantez daha açalım.. Neden C? Çünkü uzun yıllar (10 sene) script dillerle vakit geçirince içinizde ukde kalıyor. Daha sağlam, bütün bu dillerin yazıldığı ana dile de hakim olmak, derinde bir yerde hep aklınızı kurcalıyor. Yani Matrix’de mutlu mesut yaşamak yetmiyor, ne kadar karanlık da olsa ötesini de görmek istiyorsunuz. İşte o nedenle illa C!

Gel gelelim Objective-C’nin diğer dillerden farklı köşeli parantezli yazım şekli, fonksiyonların parametrelerinin ne olduğunu unutmamanı sağlayan değişkenlerin başlıkları ilk başta zor gelse de alışınca çok hoşuma gitmişti. PHP’yi filan bırakıp tamamen iOS developer olmayı bile çok kere düşünmüştüm. Ben PHP’yi bırakmaya çalıştıkça Laravel’di NodeJS’di derken daha da sarılmak icab ediyor, o ayrı..

Sonra ne oldu? Bir kaç sene evvel bir Apple etkinliğinde Swift duyuruldu! Ne yalan söyleyeyim, hiç hoşuma gitmedi bu haber.. Adında bir kere C yok. Resmen harf inkılabından sonra bir gecede cahil bırakılan Osmanlı memurları gibi oldum. O kadar üzüldüm.

Kitap okumayan stajyer dayak yer!

Screen Shot 2015-11-28 at 03.01.33Şaka tabi.. Bir kere stajyer değildi, elemandı. Ofisin en genç elemanı (eskiden stajyerdi). Ayrıca dayak yemedi fırça yedi..

Fragmandan sonra şimdi hikayemizi anlatmaya başlayalım..

Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Kitapi projemizin bir parçası olarak bir hafta kadar önce ihtiyacı olan okul kütüphaneleri için hediye kitap kampanyası başlattık. Sağolsun ofis arkadaşlarım, eski stajyerlerimiz pek çok kitap hediye ettiler. Hatta içlerinden biri bir çanta dolusu kitap getirdi. Katılımı artırmak için ofisteki arkadaşlarımı tabiri caizse iyice silkeleyip kimi bulursam sataşıp kitap getirmesini rica ediyordum. İşte bunlardan en genci olan çok akıllı uslu bir arkadaşa da rica edince ne duyayım? Kitabı yokmuş. Neden? Çünkü kitap okumuyormuş!. Özrü kabahatinden büyük!

Biri nasıl kitap okumaz? Hele hele daha yirmili yaşlara yeni girmiş biri.. O kitapların içindeki hikayeleri, hayatları nasıl merak etmez.. Raflarda duran milyonlarca galon bilgiden nasıl bir kaç damla kırbasına doldurmak istemez.

Geçtiğimiz haftalarda kitap fuarında dağıtmak üzere ayraçlar tasarlarken kitapla ilgili veciz bir söz bulmak için epey uğraşmıştım. Cemil Meriç’in şu sözü çok hoşuma gitmişti: “Kitap, istikbale yollanan mektuptur“. Ne kadar güzel ifade etmiş. Bizden önce yaşamış insanların, alimlerin sırf biz okuyalım diye kaleme alıp gönderdiği mektupları nasıl okumayız.

Veciz sözler genelde bir teşbihle açıklanır ama Cemil Meriç’in bu sözüne birebir uyan bir kitap, hatta kitaplar var. Yeri gelmişken bahsetmemek olmaz. Hazreti Ömer’in soyundan gelen, hicri 1000. yıllarda yaşamış, müceddid-i elf-i sani (bin yılın müceddidi) İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî Hazretleri’nin “Mektubat” isimli eseri tam bu tarife uyuyor. Mübarek zatın 536 mektubu 3 cilt olarak toplanmış. Her mektubun kişisel bir muhatabı var tabi ama asıl yazılma maksatları istikbale yani sonradan gelecek olan bizlere bu mektupların, nasihatlerin ulaştırılması.. Mektubat eseri aslında 6 cilt olarak geçiyor, diğer 3 cilt, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin oğlu Muhammed Masum hazretlerinin mektuplarından oluşuyor.

Tüyap Kitap Fuarı’na ilk kez başka bir amaç için gitmek

IMG_6619Tüyap fuar merkezinin benim için özel bir anlamı var. 2000 senesinde sevgili Dr. Hakkı Öcal ağabeyimizin dizinin dibinde şimdi 9 yıldır eşim olan sevgili Şahika’mın marifetlerini ilk kez orada dinlemiş ve bu kızı mutlaka tanımalıyım demiştim 🙂 Aradan yıllar geçti, Hakkı Abimiz o zamanlar yurt dışında yaşadığından pek çok fuara gelemedi. Biz imkan buldukça gittik; hem bilişim fuarına, hem kitap fuarına.. Bilişim fuarları teknolojinin yayılması, ekonomik durumların iyileşmesi, iPhone’ların öğrencilerin dahi elinde rahatça dolaşması, kendi kendine park etmesi yetmez, otopilotla giden araba istiyorum gibi cümlelerin artık dudaklarımızda dolaşması gibi kaçınılmaz nedenlerden dolayı artık eski ilgiyi çekemiyor gibi.. Dün ağzımız açık baktığımız 3d yazıcıların bugün masamızın kenarında durdukları halde yüzüne bile bakmıyoruz malesef..

Ama kitap fuarları öyle değil çok şükür..

Ne kadar e-book ve türevi çıksa da kitabın yeri ayrı. Çantana at, güzel sakin bir köşe bulduğunda çıkar oku. Ne pil derdi var, ne çözünürlük, ne boyut vs.. Kitap okumaktan haz etmeyen veled duyunca sıfıra bölme hatası yaşıyorum diyebilirim. Kitap sevilmez mi, okunmaz mı.. Şimdi istediği kadar görsel efektli sinemalar çıksın, hiç biri bir kitabın kendi yerini, okurken hayalimizde canlandırdığımız halini tutabilir mi?Sinema belki bir kaç gün, bir kaç hafta gibi bir sürede yavaş yavaş sindireceğiniz bir kitabı size 2 saat içerisinde yoğun olarak veriyor. Yani yemek ocakda yavaş yavaş lezzetini alarak değil, mikrodalgada saniyeler içerisinde pişiyor.. Sıcak, belki çok lezzetli ama yüreğinizde olması gerektiği kadar yer edinememiş bir tat..Çocukken ve gençken okuduğum kitapları hele hiç unutamıyorum. Romanları bilhassa.. Kemalettin Tuğcu’nun, Ömer Seyfeddin’in, Enid Blyton’un.. Sonraları Reşat Nuri Gültekin’in ve daha pek çoğunun..

Ortaokuldayken öğretmenimiz bir kitap değişim programı uygulamıştı. Herkes bir kitap satın alıyor, okuduktan sonra kitabı başka bir arkadaşına verip onun kitabını alıyor, sonra o bitince onu da bir başkası ile değiştiriyor.. Bu programda pek çok kitap okumuştum, bunlardan biri de Kemalettin Tuğcu’nun “Tekinsiz Ada” kitabıydı. Ne hikmetse bu  kitabı hiç bir kitapçıda bulamıyorum.. Geçtiğimiz haftalarda Çaycı İzzet Efendi’yi zirayet ettiğimizde orada yaşlı bir hanımefendi vardı, meğer Kemalettin Bey’in akrabalarındanmış. Bilseydim bu kitabın akıbetini, neden yayınlanmadığını sorardım.

Eğer bu blogda yeni değilseniz aşina olduğunuz bu uzun girişten sonra yazımın asıl konusuna geliyorum:

En kötü kod kullanılmayan kod!

Bilgisayar programcısı olarak yazdığımız kodun kullanılmasını isteriz. “Bilinçsiz müşteri” nedeniyle haybeye iş yaptığımız çok olur. Çok iyi hatırlıyorum, büyük müşterilerimizden birinde, kurum içerisindeki özel bir birim bizden kısaca işleyişlerini dijital ortama geçirmemizi istemişlerdi. Yani kağıt üzerinde -veya kısmen Excel’de- ne yapıyorlarsa bunu bir akış halinde bizim hazırlayacağımız plarform üzerinden gerçekleştirmek istiyorlardı. Mesela; bir başvuru gelecek, o başvuru yetkisi dahilinde birilerince incelenecek, başvuru ile ilgili temaslar sağlanıp başvuruya iliştirilecek, sonra da daha üst yetkili biri bunu değerlendirip onay verecek, başvurana bilgi gidecek vesaire vesaire.. Böyle “terzi işi” bir proje her zaman gelmez. Genelde bu tarz işleri pek sevmez programcılar, burdaki emeği…

Memleket hissi..

cayci1

Günümüzde kendi memleketinde -yani doğup büyüdüğü yerlerde- yaşayan mutlu insanların sayısını bilmiyorum ama ben onlardan biri değilim malesef. Gerçi öyle bir durum ki, memleketim Rize’de şuanki iş imkanım olsa da orda yaşayamazdım. Çünkü 20 yıldır üstüste 2 hafta kaldığım zamanların sayısı azdır.

Okuldayken 5 yıl boyunca Trabzon’u memleket belledik, gerçi Rize’ye yakındı.. Yazları uzun süre gidebiliyordum.  Okuldan sonra Ankara’ya taşındım. İki sene orda çalıştım. Askerlik de oraya denk gelince etti üç! Denizi olmayan, sahili olmayan, uzun bir hat şeklinde gitmeyen bu şehirde kuzey neresi, güney neresi bir türlü içime sindiremedim. Puslu havalarda bulanık ufukları deniz gibi düşünüp avunduğumu hatırlıyorum. İlk kez sevgili Dr. Hakkı Abimizden duyduğum “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüşüdür” cümlesini tam olarak hak eden bu şehre hiç ısınamamıştım.. Sağolsun bir asker arkadaşımın -ve hemşehrimin- amcası şirin, memleket havaları estiren bir çay/kahvaltı mekanı açmıştı. Orası sayesinde birazcık sahiplenme hissi oluşmuştu. Askerlik bitince hemen ordan İstanbul’a kaçtım.

Sahi, siz stajınızı nerde yaptınız?

Screen Shot 2015-07-29 at 02.02.26
Siz stajınızı nerde yaptınız? Benim ilk ve tek gerçek stajım bundan yaklaşık 13-14 sene önce idi ve malesef sadece “bir gün” sürdü. TRT Trabzon Radyosu’nda sorumlu kibar bir hanımefendi zahmet edip radyonun bütün odalarını, bu odalardaki ekipmanları ve çatıdaki benim kabaca anten diyebileceğim uzaktaki kocaman vericiye sinyali gönderdikleri cihazları tek tek gösterip uzun uzun anlattı. Ben bu binaya 20 gün daha geleceğimi sanarken hanımefendi yine kibar bir şekilde, benim olası staj hayallerimi kırmadan bana bir dosya uzattı. Bu el yazısı ile hazırlanmış, yıllar öncesine ait bir staj defterinin fotokopisi idi. “Al bunu kullan, burda her türlü detaylı bilgi var, daha önceki arkadaşlar da bunu kullandı. Sonra getir imzalayalım.” manasında bir şeyler söyledi.

Staj konusunda hayallerim çok yüksek değildi. Aslında o yıllarda okuduğum bölümle ilgili dahi hayallerim yoktu. Staj demek pek çok arkadaşım gibi benim için de “bize çay taşıtacaklar yaa” gibi bir şeydi. Radyodaki hanımefendi bana el yazısı dosyayı verince hiç olmazsa bunu bilgisayarla yeniden yazabilir miyim diye sordum. Pek sevindi. “Çok iyi olur, daha sonraki arkadaşlar için de yenilenmiş olur.” dedi. Öyle de yaptım. Zamanı gelince dosyayı imzaladılar, ben de okuluma teslim ettim. Bölümdekiler de kuzu kuzu kabul etti sağolsun. Şöyle bir sahneyi ağır çekim canlandırın: Okul sekreteri üzerinde TRT-Stajı yazan dosyamı ilgili hocalar onayladıktan sonra alıp devasa dolapların olduğu hafif karanlık bir odaya gidiyor. Kamera yol boyunca dosyaya yakın planda. Dolaplardan birinin rafına yerleştiriyor.  Sekreter dönerken kamera yavaş yavaş dosyadan uzaklaşıyor, o raf boydan boya, hatta alt ve üst raflar, bütün dolap, 1968, 1969… 1999 tarihli TRT-Stajı ile dolu. Ve sahne giderek kararıken anlıyorsunuz ki hepsinin içinde aynı şeyler yazıyor…

Ücretsiz Sosyal Kütüphane Yazılımı: Kitapi

kitapi_logoBir proje belli bir olgunluğa gelmeden ondan bahsedince mutlaka bir aksilik çıkıyor, projeyi sonlandıramıyorum. O nedenle Kitapi‘den bahsetmek için 3 ay bekledim.

Yeri gelmişken “proje” tabirini sevgili Dr. Hakkı Öcal’dan duyduğum haliyle burada zikredelim. Malum herşeye “proje” demeye pek bir alıştık: Proje, kafanda tasarladığın şeyin kağıda kaleme dökülmüş haline denir, yoksa aklına gelen her düşünce proje değil, “fikir”dir.

Kitapi, Anadoludaki bütün okulların kütüphanelerinde ücretsiz kullanılmak üzere gönüllü olarak yazmaya başladığımız bir otomasyon programı. İnternet ya da meşhur tabiri ile “bulut” tabanlı olduğu için kurulum gerektirmez ve internet+tarayıcı olan her bilgisayarda tablette ya da akıllı cep telefonunda çalışabilir.

Projeyi “Sosyal Kütüphane Yazılımı” olarak adlandırıyoruz. Çünkü klasik bir otomasyondan ziyade kullanıcıların da işin içinde olduğu, sosyalleşebileceği bir mecra haline getirmeyi planlıyoruz. Şöyle ki; üyeler kütüphaneden ödünç kitap almakla kalmayacak, okudukları kitaplar hakkında yorum yapıp puan verebilecek, kendi kütüphanelerinden veya başka kütüphanelerden üyeleri takip edip ne okuduklarına bakabilecek, bunlar hakkında yorum yapabilecekler. Aradıkları kitapları kendi kütüphanelerinde bulamazlarsa başkalarını kontrol edebilecek, kütüphanedeki eserlerin bilgilerinin güncel tutulmasına yardımcı olabilecekler. Sisteme katkıda bulundukları ve üyelerle etkileşime geçtikleri ölçüde puan kazanacaklar ve çeşitli başlıklar altında birbirileri ile yarışabilecekler.

Screen Shot 2015-06-30 at 04.31.37

Ebruli Osmanlıca Sözlük’ün Android versiyonu yenilendi

Bizim meşhuuur Osmanlıca sözlüğümüzün Android sürümünü yapan arkadaşım Sinan Kambur yeni versiyon yayınladı. Uygulama teknik bir problem nedeniyle eskisinin güncellemesi olarak değil sıfırdan yayınlanacak şekilde Google Play’a yüklendi. O nedenle daha önce uygulamayı indirmiş olanlar güncelleme yerine onu silip bunu kurmaları gerekiyor. Uygulamanın indirilebilir linki şuradadır.

Tam PHP’yi bırakıyordum ki…

laravelPHP’yi ilk bırakmaya başladığım sene 2010 idi sanırım. Mesleğimin 10. yılında bırakırım, artık kendimi mobil dünyaya veririm diyordum. Kısmen öyle de olmuştu, iyi kötü iOS için uygulama yazmayı öğrenmiştik. Bir iki uygulama yayınladık. Oh artık PHP yazmayacağım derken ofisteki işimiz icabı Tercih.Tv‘yi sil baştan yazmak bize düştü. O zamanlar Slim PHP Framework ile yeni tanışmıştık, onun gazıyla Tercih.Tv’yi api’li olarak yazdık. Api’si boşa akmasın diye de hemen iOS uygulamasını da yazdık.

Daha sonra da bir kaç kere PHP’yi bıraktığımı söyleyip durdum. Fakat öyle büyük konuşmuşum ki bir keresinde kendimi hiç ama hiç bulaşmak istemediğim bir projenin satırları arasında buldum. Üstelik kendi ofisimde, kendi masamda bile değildim. Baya baya müşterinin ayağına kadar düşmüş, ne yazdırmak istediğini bilmeyen, bileni de dinlemeyen muhataplarımızla dolu dolu 15 gün geçirmiştik. Ama bu kan ve göz yaşı dolu maceradan zıpkın gibi fişşek gibi bir yazılımcımız doğmuştu: Mustafa Alkan. Zira bütün kodu bu genç arkadaşa yıkmıştım. Adamcağız  Yiğit Özgür’ün “Konuşmayı Söken Bebek” karikatüründeki gibi gözümün önünde developer olmuştu.