Memleketim Rizeden iki güzel haber

Bu hafta memleketim Rize hakkında iki güzel videoya denk geldim. Bunlardan biri 138 yıllık tarihi bir köprüyle ilgiliydi. Rize’de Kale Mahallesi’nde yapılan bir yol çalışması sırasında tarihi bir köprü ortaya çıkarılmış. Köprü, sapasağlam bir şekilde toprağın altında kalmış.

Aslında bu köprü, 1920’li ve 30’lu yıllarda çekilmiş Rize fotoğraflarında “Çıtağan Köprüsü” adıyla bilinen köprüymüş. 1960’larda yol kotunun yükselmesiyle buradan yol geçirilirken üzeri kapatılmış.

Köprünün Osmanlıca kitabesine de ulaşılmış. Rizeli şair Şakir Agahi Efendi tarafından 20 Zilhicce 1305 (Miladi 1888) olarak tarihlenen bu kitabeden, köprünün Zırhzade Hacı İzzet Efendi adlı Rizeli bir esnaf adına, varisleri tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor. Hacı İzzet Efendi’nin Bağdat’ta kumaş ticareti yaptığı ve yine orada vefat ettiği belirtiliyor. Varisleri de adını yaşatmak için bu köprüyü yaptırmışlar.

Aslında Osmanlı kayıtlarına göre, bu köprüden önce aynı yerde başka bir köprü daha varmış; ancak zamanla yıkılmış. Hacı İzzet Efendi’nin vefatının ardından, yıkılan köprünün yerine yenisinin yapılması ve adının yaşatılması istenmiş.

Rize’yle ilgili ikinci video ise yine bir tarihî şahsiyet ve eser üzerine. Bir akrabamız sayesinde haberdar olduğum bu video, tarihçi Talha Uğurluel’e ait. Rize’nin sarp dağlarında başlayan bir hayatın, Osmanlı sarayının en yüksek makamlarına uzanan hikâyesini anlatıyor.

Videonun merkezinde Mehmet Ali Paşa var. II. Mahmud’un damadı, Adile Sultan’ın eşi ve Osmanlı Devleti’nin son Kaptanıderyası olan Mehmet Ali Paşa’nın hayatı gerçekten dikkat çekici. Enderun Mektebi’nde yetişerek devletin en kritik görevlerine kadar yükselmiş; yalnızca bir denizci ya da bürokrat değil, aynı zamanda dönemin siyasi dengeleri içinde etkili bir figür hâline gelmiş.

Özellikle Mustafa Reşid Paşa ile yaşadığı gerilim, Osmanlı’nın son dönemindeki siyasi atmosferi anlamak açısından oldukça çarpıcı. Bir yanda sadrazamlığa kadar uzanan bir kariyer, diğer yanda hayır eserleriyle iz bırakan bir şahsiyet…

Videoda ayrıca, Mehmet Ali Paşa’nın memleketi Kaptanpaşa köyünde yaptırdığı enfes ahşap cami de detaylı şekilde anlatılıyor. Çocukken bu köyün adını çok duymuştum ama hangi kaptan, hangi paşa diye hiç merak etmemiştim. Meğer hikâyesi bu kadar derinmiş. Üç katlı ahşap caminin her köşesi, her detayı ayrı bir sanat eseri gibi. Rize’ye gittiğimde artık görmek için sabırsızlandığım iki yer daha oldu.

Bu iki video, bende var olan bazı ön yargıları da kırdı. Rize’den geçmişte çok sayıda âlim çıktığını bilirdim aslında. Biz o alimleri göremesek de Rizenin bağrından çıkan adam gibi devlet adamlarını gördük hamdolsun. Yani binine bedel birini gördük çok şükür. Alimler, şairler, yazarlar, ustalar belki eskisi kadar görünür değiller ya da biz yeterince fark etmiyoruz; ama artık sadece kaba, çabuk sinirlenmekle meşhur, bozuk Türkçeli, miras yüzünden birbiriyle konuşmayan, kız kardeşlerini kardeş saymayan, kardeşin kardeşe silah çektiği bir toplum olarak anılmak zorunda olmadığımızı daha net hissediyorum. Bu toprakların başka bir yüzü, daha derin bir birikimi olduğunu görmek umudumu artırdı.

Türkiye’nin her köşesi aslında tarih ve medeniyetle dolu. Bunları gün yüzüne çıkarmak, insanımıza ceddini—gerçek ceddini—tanıtmak gerekiyor. Bu iki videoda ben sadece bir köprü ya da bir cami görmedim; aynı zamanda Şakir Agahi Efendi gibi isimleri de duymuş oldum. Belki o şiiri taşa kazıyan da bir başka Rizeli hat ustasıdır. İnşallah onu da öğreniriz.

Memleketimizin değerlerini, eserlerini sokaklarda, kurumlarda, kitaplarda daha çok görmemiz gerekiyor. Heykellerle değil; eserlerle, hatıralarla, ürettikleriyle yaşatmalıyoz. Çünkü biz, heykelci değiliz. Hatırlamayı daha çok eser üzerinden kuran bir medeniyetiz. Ecdadımızı da en doğru şekilde, bıraktıkları izler üzerinden yad edebiliriz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir