... Genel Kategorisi

Mac için ‘mini’k benim için büyük bir adım

Çarşamba, Eylül 1st, 2010

Gerek ofisteki gerek evdeki normal pc’lere macos (iatkos) kurmak için ne kadar uğraştığımı bu sayfalarda bir kaç kere yazmıştım. Bunlardan en uğraştırıcı olanı geçen hafta nihayet sattığım Asus N61VN laptopum idi. Asus’u satınca Mac-Mini almaya karar vermiştim. Sağolsun Friend Feed camiasından Barış Değer ve Bahaeddin Beyler bu konuda yardımcı olacaklarını önceden belirtmişlerdi. Fırsat çıkınca hemen kapılarını çaldım ve ennihayet geçen hafta Mac-Mini’yi evimizde gördük. Gördük görmesine ama çalıştırmak ancak dün nasip oldu. Zira ilk gün ofisten getirdiğim VGA monitörü bulabildiğim tüm aparatlarla denememe rağmen Mac-Mini’ye bağlayamadık ve biz de en hızlısından bir gönderi yaparak hepsiburada.com’dan yeni bir monitör sipariş verdik. Perşembe sipariş ettiğimiz ürün ellerinde hazır olmasına rağmen (ki o yüzden “hızlı gönderi” diyorlardı) paketleyip kargoya vermeleri cumartesiyi bulunca ürünün bana gelmesi pazartesiyi buldu. Allah’tan, “ürün sizin transfer merkezinizde, gelip almak istiyorum” ricalarımı “biz size değil kargoyu bize teslim eden firmaya yani hepsiburada.com’a karşı sorumluyuz, prosedür, protokol, ıvır zıvır, kıvır kıvır” tarzı teorik olarak haklı ama pratik olarak hiç bir şekilde müşteriyi memnun etmeyen cevaplarla beni beddualara gark eden Yurtiçi Kargo firması 30 Ağustos olmasına rağmen pazartesi günü de çalışıyormuş. Gerçi evimizden iki sokak arkadaki kargo şubesinden 9.20′de çıkan bir kargo bizim eve saat 14.00′de teslim edilince 30 Ağustos’um da heba oldu. Neyse geçti çok şükür :)

İşte sonunda mac ailesinin minik bir bireyiyle teşerrüf etmiş olduk. 8 ay önce eşimin eski pc’sinden kurtulup Artı Bilgisayar’ın kampanyasından faydalanarak iMac almıştık. Ondan fırsat buldukça bilgisayarını kapıp kullanıyordum. Çok şükür şimdi rahatladık.

Bu sene Bahçeşehir Üniversitesi Yazılım Mühendisliği Bölümüne başlayacak olan sevgili kayınbiraderim de bizle yaşayacağı için çalışma odamızı ona bırakarak mac’leri kapıp salona geçtik. Normal pc’ler salonda çok çirkin dururdu ve eşim kesin çıngar çıkartırdı :). Ama mac’ler dekorasyonu bozmadığı için problem yok. Ürünlerini adeta beyaz eşya kalitesinde hazırlayan Apple tasarımcılarına teşekkür ederiz.

BT’cinin Dondurmayla İmtihanı

Salı, Temmuz 27th, 2010

Geçen cumartesi eşimin blogu vesilesi ile Çorlu’daki Algida Dondurma Fabrikası gezisine davetliydik. Son zamanlarda katıldığımız pek çok etkinlikte olduğu gibi bunda da ben +1 olarak gitme şansına sahip oldum (Bada Developers Days etkinliğinde eşim +1 idi heh hee).

Gezinin olduğu sabah eşim rüyasında servis otobüsünü kaçırdığımızı görmüştü, öyle de oldu. Daha doğrusu biz vaktinde duraktaydık ama servis durağı tutturamadı ve bizi es geçti. Çok şükür imdadımıza FF’den Göktaşı Hanım ve eşi yetişti. Onlar durağa arabalarıyla gelmişlerdi. Otobüsü fazla uzaklaşmadan yetişebildik.

Daha çok yemek bloggerları davetli olduğundan katılımcıların büyük bir kısmı bayandı. Sunipeyk bey ve Özgür Bey (babaolmak.com) baylardan bildiklerim. Özgür Bey’in minik kızı talihimize bizim servisteydi :) Bir annesinin bir babasının kucağında zıplayıp durdu. Göktaşı Hanım’ın  mahdumu da yan koltukta kah uslu uslu oturarak kah annesinin dizlerinde uyuyarak güzel bir yolculuk yaptı. Diğer serviste de bir kaç cocuk daha vardı, artık onlar için ne unutulmaz bir gezi olmuştur kimbilir:)

Küçükken dondurma sevmezdim, ona rağmen annemle ablam -tadına bakıp sonra onlardan birine vereceğim için- mahsus bana da ısmarlardı. Şimdi en azından dondurmamı bitirebiliyorum :D Hele Magnum Gold olursa eşimin dondurmasına bile dadanmam ihtimal dahilinde.

Geziye başlamadan önce çay-kahve ve aperatif ikramı vardı. İkramların yanısıra çeşit çeşit dondurmalar da dolaplarda afiyetle bizim ziyaretimizi bekliyordu. Gönüllerini kırmadan onları da mutlu ettik.

İkramdan sonra seminer salonunda çeşitli sunumlar yapıldı. Algida anlatıldı. Dondurma tüketiminde Türkiye’nin nerede olduğunu ve nereyi hedeflediklerini söylediler. Soru cevap bölümü oldu. Güvenlik konusunda da kısa bir brifing aldık. Olası durumlarda çalan siren seslerinine ne anlama geldiğini ifade ettiler. “Bu gün planlanan herhangi bir tatbikat yoktur, siren sesi duyarsanız bu gerçek bir siren sesidir” cümlesi anlatan dahil herkesi güldürdü :)

Geziye başlamadan önce çantalarımızı bıraktığımız toplantı odasında masanın üstündeki ethernet kablosu çok ilgimi çekti. Klasik ethernet kablosu yerine bilgisayar kasalarındaki data kabloları gibi ince şeritler halinde hazırlanmıştı. Çok hoşuma gitti.

Fabrikanın hijyenik önlemleri katılımcılar için eğlenceliydi. Hepimize tek kullanımlık beyaz önlükler giydirdiler, acemi doktorlara benzedik. Çocuklara da minik önlükler giydirdiler. Turnikelerden geçerken üzerinde yürüdüğümüz yerde sular akıyor ve ayakkabılarımızı yıkayacak fırçalar dönüyordu. Gerçi fırçalar çalışanların özel ayakkabıları içindi sanırım, bizim ayağımızda galoş vardı. Ellerimizi önce köpüklü sabunla yıkadık, sonra turkinelerden geçerken özel bir sıvıyla daha ıslattık.

Otomasyon sistemleri -her ne kadar elektronik mühendisi olup mesleğimi icra etmesem de- çok ilgimi çekmiştir, bu açıdan bir dondurma fabrikasını gezmek benim için güzel bir deneyim oldu. Birbiriyle eşzamanlı bir şekilde çalışan bütün o makineler, işlemler çok muntazamdı ve harika bir mühendislik eseriydi. Fakat bu gezi sayesinde yazılım sektörüne kaymakla ne kadar isabetli bir adım atmış olduğumu bir kere anladım. Elektronik veya makine, Gerçekten zor dallardı benim için.

Fabrikanın içini dolaşırken magnum’un, kornetto’nun, vienetta’nın, maraş dondurmasının paketlenmeye doğru son bir kaç adımını görme şansımız oldu. Külahlı dondurmalarda külahları ilgili yerlere dolduran elemanlardan başka insan eliyle yapılan bir işlem görmedim. Gerçi belli yerlerde karşılıklı iki personel bulunuyordu ama sanırım onlar sadece bir aksilik olduğunda müdahale ediyorlardı. Fabrikada teknisyen haricindeki personeller tepeden tırnağa beyaz giyiniyorlardı. Ağızları maskeliydi ve başlarındaki boneler enselerini kapatıyordu. Bizim harala gürele dolaşmamızın yanında onlar sessiz sedasız işlerini yapıyor yahut yanımızdan geçiyorlardı. Uzay filmlerinde gemilerde çalışan yüzlerce askeri anımsatıyorlardı.

Kornetlerin yapıldığı bölümde içinde çikolata olan külahlardan ve herşeyiyle hazır, sadece soğutulmamış kornetlerden ikram ettiler. Sıcağı sıcağına yedik. Bir de Maraş Dondurması bölümünde bir kaç kutuyu açtılar, onları da pirana misali mideye indirdik.

Gezinin sonunda henüz raflara daha ulaşmamış franbuazlı dondurmalı pastanın tadına bakma imkanımız oldu. Şahsen “çikolata süt” seven bir tip olduğumdan sadece tadına baktım. Müptelalarına afiyet olsun efendim.

Geziden sonra fabrika bahçesinde mangal keyfi yaptık. Özenle hazırlanmış piknik masaları ve açık büfe çeşit çeşit mangal lezzetleri, sarmalar, salatalar, meyveler.. Söylemesi ayıp hemen hepsinin tadına baktık. Hepsi çok lezizdi. Hazırlayanlardan, bizi bu geziye davet edenlerden, bu organizasyonu düzenleyenlerden, bize ikramlarda bulunanlardan, tüm personelden Allah razı olsun.

Pikniğin ardından hatıra fotoğraflarımızı da çekip tekrar servislerle yola koyulduk. Evimizin Beylikdüzü’nde olması ilk kez bir etkinlikte işe yaradı, yolu en kısa olanlardan biriydik. Servisten inerken birer koli dondurma ve dondurma taşıma çantası hediye ettiler. İkram üstüne ikram, gerçekten çok mahcup olduk.

Emeği geçen herkese tekrar tekrar teşekkürler…

SVN ile çalışmanın dayanılmaz hafifliği…

Pazar, Mayıs 23rd, 2010

SVN (Subversion) kaba bir tabirle sürekli güncellenen dosyalar için sürüm kontrol sistemi olarak ifade edilebilir. Başkaları nasıl kullanıyor bilmiyorum ama biz program geliştiricileri için hayat kurtarır mahiyettedir.

SVN ile proje dosyalarınızı güvenilir, yedekleri düzenli şekilde alınan bir sunucuda tutabilirsiniz. Çalışacağınız zaman bu dosyaların en güncel halini kendi bilgisayarınıza indirip gerekli güncellemeleri yapıp ilgili yorumlarınızla birlikte tekrar svn sunucunuza geri gönderebilirsiniz. Üstelik aynı projede çalışan birden çok kişi de kendi kullanıcı bilgileri ile bu işlemi yapabilir. Böylece kimin nereye ne şekilde ekleme çıkarma yaptığı gün, gün, saat saat bellidir. Dilediğiniz zaman dilediğiniz bir sürüme dönüş ya da inceleme yapabilirsiniz.

İşyerinde SVN ile çalışmak bizim için büyük bir nimet. Üzerinde kodlarınızı yazdığınız bilgisayarın başına herhangi bir iş gelse; disk bozulsa, virüs bulaşıp tüm dosyalarınız zarar görse üzülmeniz gereken tek şey sadece en son yazıp ‘commit’ etmediğiniz kısımlar olur ki genelde bunlar tüm projenin yanında oldukça az bir yer kaplar. Tabi bu kısımlar hayati kısımlar da olabilir ama, o zaman makinenize gözünüz gibi bakın ne diyeyim.

İşte bu rahatlığı evimde de kullanmak için uzun zamandır fırsat kolluyordum. İstediğim zaman erişebileceğim bir svn sunucum olsun istiyordum. Makinemi her formatladığımda sayıları giderek artan ve kontrolden çıkmaya başlayan proje yedeklerim için en iyi çözüm svn idi. Gerçi bu işi ücretli veya ücretsiz yapan başta Google ve SourceForge gibi onlarca site var fakat bilhassa bu saydıklarımda projeyi oluştururken ‘açık kod lisansınızı seçiniz’ şeklinde sorular sorulması beni işkillendirdi. Küçük de olsa ticari kodlarımın açık seçik olması taraftarı değilim. Aslında 3o küsür yaşında bir programcı olarak ‘açık kod’ nedir denince kafamda net bir cevap oluşması lazımdı ama malesef  yok.

(daha fazla…)

BT’nin yakın tarihi..

Pazartesi, Mart 8th, 2010
Bu yazı Sayın Dr. Hakkı Öcal Bey’in www.potkal.com web sitesinde 26 Ekim 2009′da yayınlanmış yazısıdır.

26 Ekim 2009, Dr. Hakkı Öcal, http://www.potkal.com/y_yazi_icerik.asp?yID=2699

Yıllar önce yazdım bunu, ama geçtiğimiz günlerde FriendFeed’de başlatılan bir tartışma sebebiyle yeniden yazmam gerekiyor.

GAP için rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’in isteği üzerine bir fotoğraf çekme turu yaptık; o sırada  ben burada verdiğim Masaüstü Yayıncığı dersini Web Teknikleri’ne çevirmiştim. 20-25 günlük tura başlarken Ankara’da havaalanında bulduğum bütün bilgisayar dergilerini aldım. O baraj senin, bu baraj benim, GAP bölgesini adım adım gezerken gezerken, fırsat buldukça bu dergileri okudum.

İzlenimimi iki kelime ile özetleyebilirim: Tepem attı! Hem de öyle bir tepem attı ki…

Uslup (ve dilbilgisi düzeyi) aynen şu idi:

…. New Orleans’ta yaşıyor ve bilgisayar bilimleri üzerine doktora yapıyor (araştırma konusu en kaba hali ile “bio-moleküllerin birbirleri ile etkileşimlerindeki sıra dışılıkları ortaya çıkarmak” olarak özetlenebilir) (bunun için heptameric bir transmembrane kanalı olan alpha-hemolysin temelli deney ortamı vasıtası ile moleküllerin elektrik akımında yarattığı değişimi kaydediyor ve bu sinyalleri analiz eden uygulamalar yazıyor (merak eden olursa araştırmasının çerçevesi şu anahtar kelimeler ile çizilebilir: channel current cheminformatics, bionanotechnology, machine learning, pattern recognition, signal processing, visualization)). Araştırma konusu pek keyifli olmasına rağmen, Pardus‘ta geçirdiği günlerin tadı da damağından bir türlü gitmez….

Bu, “mühendis” takımının dili idi; halkın çocukları onları anlamasın diye uydurulmuş bir Robert Kolej Türkçesi’ydi.

Bütün hayatım zaten elitizmden nefretle geçti. Bu durumun halkın çocuklarının en çok ihtiyacı olan bilgisayar dergilerinde yeniden canlandığını görünce, GAP dönüşü soluğu, rahmetli kardeşim, Türkiye gazetesi yazıişleri eski müdürü Abdullah Aksak’ın vasıtasıyla İstanbul’da Sayın Enver Ören’in yanında aldım.

Kendisi elimdeki dergilerin yayıncıları arasında tanıdığım tek kişi idi. ABD’ye ilk geldiğim yıllarda beni İstanbul’da her gördüğünde “Hakkı  bey ne zaman Türkiye’ye döneceksin?” diye latife yapardı. Sorudaki Türkiye kelimesinin ülkeyi değil de gazeteyi kastettiğini bilirdim; içim kıvançla dolardı.  Ona durumu anlattım; İhlas grubunun Byte dergisinden örnek paragraflar okudum. Sadece Byte’a değil, hemen hemen bütün dergilere ve hemen hemen bütün yazılara hakim uslup, “Bunu yazıyorum ama nasıl olsa siz anlamazsınız; onun için kısa kesiyorum!” dercesine bir ıkınma, bir lütuf, bir tepeden bakma edası hakimdi ki, zaten karmaşık konular olan bilişim teknolojileri, böyle bir yaklaşımla ve böyle bir uslupla anlatılamaz; anlatılsa bile kimseye bir yararı dokunmazdı.

“Bunun önüne geçmek gerek,” dedim. “Peki, nasıl yazmalı?” dedi? “Konuşur gibi; anneye anlatır gibi!” dedim. Ama bunun için önce yazar kişinin bildiğini paylaşmaya hazır olması gerekirdi. “Bilgi paylaşıldıkça çoğalır!” dedim; kendisi de ekledi: “Dertler de paylaşıldıkça azalır!”

Hemen oracıkta “Peki Hakkı beyciğim, bu işe örnek olmak ve Byte’ta yazmak ister misin?” diye sordu. Yazmaya hazır olduğumu söyledim; ama yazıişlerinde değişiklik yapmak şartıyla.

İhlas’ın Washington DC’deki bürosunda beraber dergi çıkartırken tanıdığım ve sevdiğim genç mühendis Ahmet Cüneyt Üçışık kısa bir süre sonra derginin başına getirildi ve ben de çalıştığım gündüz işi’mden başka bir yayın organında yazmak için gerekli izni alır almaz, yazmaya başladım. (Amerikan halk müziğinin merkezi Tennessee eyaletinin Nashville kentinde,  bir plak yayınevi sahibinin gözüne girmek için her gece bir müzikhol’de ücretsiz şarkı söyleyen heveslilerin, hayatlarını sürdürmek için gündüzleri aynı yerlerde bulaşıkçılık, temizcilik yaptığı bir gündüz işi olduğu gibi, benim de bilgisayar dergisi yazarlığını asla geçim kapısı olarak görmememden dolayı hep bir gündüz işim oldu! Bu bir zamanlar asıl mesleğim olan gazeteciliğin bir uzantısı olarak radyoculuktu; sonra televizyonculuk; daha sonra bir kurumda programcılık; şimdi de aynı kurumda bilgi-mimarisi/kullanılabilirlik uzmanlığı oldu.)

Bir süre sonra derginin başına popüler bilişimcilik (bilişim yayıncılığını halkın ayağına indirme) akımının becerikli ustalarından Musa Savaş geldi. Dergilerin sayısı arttı, satış rakamları arttı, gençlerle yapılan toplantılar arttı. Özetle ortaya yeni bir bilgisayar yayıncılığı türü çıktı. Amacı öğretmek ve bilgi vermek, kod paylaşmak, algoritma yardımı sağlamak, kısaca kullanılır bilgiyle dolu, yararlı yayıncılık dönemi başladı.

MS yeni bir ofis sürümü çıkartıyor, patronlar zavallı memur hanımlara, muhasebeci beylere, ya kendiliklerinden yeni sürümü kullanmayı öğrenmelerini ya da işten ayrılmalarını söylüyorlardı. Yazılıma bile para vermek istemeyen işadamı, bu yazılımın yeni sürümünü öğrenmesi için personeline eğitim vermek üzere para ayırır mı? Bu içler acısı durumu, bir sekreter hanımın Enver beye yazdığı mektuptan keşfettik. İhlas grubu on binlerce ofis kullanım kılavuzu çıkartıp bütün Türkiye’de bedava dağıttı.

Yeni Windows sürümü çıktığında onun için kitap yazdık; Microsoft, Windows paketinin yanında bizim kitapları verdi.

Programcılığa sıra geldi; gençlere o imkanı veren kitapçıklar yayınladık. Bize bu kapıyı açtıran Gaziantepli Necip Fazıl Dayanır’dı.  Artık elinin altında babasının çalıştığı üniversitenin bilgisayarı bulunmadığı için öğrenmeye başladığı Web programcılığını nasıl sürdüreceğini soruyordu.

Bu sıradaki ortamı göz önüne getirmek gerekiyor: Unix gibi, değil kurmak, suratına bakıp ne dediğini anlamak için bile üniversite mezunu olmayı gereken bir sistemin yerine gerçekten açık (kodları değil, ama kurulumu, hata araması ve bakımı için ortada kaynak olması anlamına: açık) sistem olan Windows’u tanıtıyorduk; örneklerimiz Windows üzerinde anlatılıyordu. Elbette böyle olacaktı, çünkü Unix ancak İstanbul Dükalığı’na ve çocuklarına dört yıllık mühendislik eğitimi aldırtabilen İstanbul ve İzmir burjuvazisine üretkenlik ve verimlilik sağlıyordu. Oysa bilgisayarlaşma halkımızın ihtiyacı idi; Anadolu esnafına, yatırımcısına, sanayicisine bilgisayarlaşma; onların çocuklarına BT’ci olma imkanı gerekiyordu.

Bilgisayar firmalarının verdiği sertifika fikrini destekledik. Sertifikalara bir film adından hareketle “Büyük Eşitleyici” adını taktım. “Ne yapacaksınız mühendisliği? Gidip mühendislik sertifikası olan firmalardan!” dedik. Mühendis Odaları ayağa kalktılar. O sırada rüzgarları esen Şubat Soğuğu da onları destekledi; firmaların sertifikalarından mühendislik sözünü kaldırttılar!

Birinci günden itibaren IBM dahil, Unix mainframe satan bütün firmaların düşmanı olduk. Oğullarına düşen de beni karalamak oldu. Microsoft’a düşman olan, bizi de hasım gibi gördü! Yazılarımın veya konuşmalarımın içinden seçtikleri cümleleri, bağlam dışında sunup güya hata imiş ve ben de sanki Microsoft temsilcisi imişim gibi gösterdiler. Elbette aldırmadık bunların hiç birine.

Elektronik ve elektrik meslek lisesi öğrencilerinin bilgisayar mühendislik okullarına alınmamasındaki tersliği dile getirdik. Araştırdık ve Türkiye’de bilgisayar öğretmenliği mesleğine yeteri kadar genç öğrenci alınmadığını belirledik. Okullar boş, laboratuvarlar bilgisayarsızdı. Bunları yazdık. Yeterli teknik eleman yokluğu sebebiyle, bilgisiyar öğretmeni olarak yetiştirilen gençlerin, bilgisayar programcısı veya sistem uzmanı olarak çalıştırıldıkları için açığın gittikçe büyüdüğünü yazdık.

8 yıl İngilizce okudukları halde İngilizce öğrenemeden mezun edilen öğrencilerin dramını dile getirdik. Bir ya da iki gencin İngilizce öğrenmemesinin onların kabahatı olacağını, ama bütün öğrencilerin İngilizce konuşmayı öğrenmeden mezun olmalarındaki kabahatin öğretim sisteminde olduğunu belirttik. Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK bu konuyu gündeme aldı ve uzmanlarla toplantılar yaptı; okullarda metod değişikliğine gidildi. Bizden esinlenen bazı kurs sahipleri, ticaret odaları ve hatta özel şirketler, gece ve hafta sonları bilgisayarlarını BT öğrenen gençlere açtılar; BT’ciler için ücretsiz İngilizce kursları düzenlediler.

Bütün bunlar baba parasıyla veya vesayetçi devlet kurumlarının kesesinden yukarıda aktardığım örnekte görülen türden doktoralar yapan insanların elbette hoşuna gitmeyecekti. Kendileri tek satır kodlarını bir tek kişiyle bile paylaşmamış bu insanlara, benim hakkımda Ekşi Sözlük denen sanal yayından tutun, dergilere kadar, forumlardan tutun o zamanlar geçerli olan IRC Chat odalarına kadar, her yerde beni karalayan yayınlar yaptırdılar. Herkesten önce ben, kendi yazılarımdaki gözlem yanlışlarını, tahmin hatalarını bulup yazdığım halde, bu bir kaç kişi, bağlam dışına çektikleri ifadelerimle, kendilerine göre benim hatalarımı bulup çıkartıyorlardı!

Vesayetçi devlet kurumlarının, temel ideolojilerinin  en büyük rüknü olan zenefobiya (xenophobia: yabancı düşmanlığı) kendisini 100 yıldır “Türkün Türkten başka dostu yoktur!” aldatmacasıyla ifade ediyordu. Bunu yansıttıkları en son alanlardan biri bilgisayar işletim sistemleri oldu. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi vesayetçi sistemin değer üreten kurumlardan bir diğeri Tübitak’tır. Eğer global bir entegresyon felsefesiyle işlese son derece yararlı işler yapabilecek bu kurum, ne yazık ki halkın parasıyla, vesayetçi sisteme bilim ve teknoloji  üretiyor. Bunun son örneği Pardus adı verilen projedir. Ben bunun böyle olduğunu yazdıktan sonra, Pardus ekibi ilk sunumlarını emekli subaylara yaptığını açıklamak zorunda kaldı. (Ben hala sunumun yapıldığı salonda çoğunluğun emeklilerde olmadığı kanısını taşıyorum!)

Halkını seven ve bunu yurtseverlik olarak günlük hayatının her veçhesine aksettiren Malatyalı, Trabzonlu ve Tireli genç kardeşim, belki Pardus’ta, Microsoft’a veremediği fahiş ücretin zorladığı korsan yazılım kullanma zorunluğundan (ve kul hakkını ihlal etme günahından) kurtulmak için bir kapı görüyor. Belki daha geçen aya kadar bütün komşularıyla kavgalı, uluslararası olaylarda zerre kadar söz hakkı olmayan bir ülkenin yurttaşı olmanın manevi sıkıntısını, büyük ihtimalle kendisine ait bir işletim sistemi bulunduğu fikri ile savuşturuyor. Gerçekten iyi programcı olan gençlerimiz, başka ülkelerin gençleri gibi katkıda bulunabilecekleri bir açık kod sistemi bulunmasında, hem kişisel, hem de ulusal bir yarar görüyorlar. Onların bu halisane duygularını vesayetçi sistemin temelinde yatan ulusalcılık ideolojisine dahil olmaktan tenzih ederim.  Fakat bu samimi ve halis duygular, sonuçta demokratik sistemi beslemeyen, (tersine, her türlü demokratik ve barışçı açılımı kösteklemeye çalışan) siyasal akımların dürtüsüyle ortaya atılan, göz boyayıcı, israftan başka bir katkısı henüz görülmemiş akımlara alet edilmek zorunda değil. Pardus gibi bir işe akıtılan paralarla çok daha yararlı BT yayıncılığı, BT eğitimciliği yapılacağını biliyoruz ve çekinmeden söylüyoruz.

Bir zamanlar IBM’lere, Remington Rand’lere, Xerox’lara karşı bilişimi halka açmanın öncüsü olan Microsoft’un giderek onlar gibi olmasının karşısında, ilk günlerindeki Unix zorluğundan sıyrılan Linux’un edindiği yeri birçok yazımda övgüyle dile getirdim. Türkiye’de ilk Linux kurulum macerasını yazanlardan biriyim. PC ortamında Mac işletim sistemi çalıştırmanın adım adım reçetesini yazan ilk kişilerden biri de benim. İşletim sistemin bir din gibi savunulamayacağını veya hayatını bilişim sektöründe kazanmak isteyen kişinin şu ya da bu dili “tutmasının” mümkün olmadığını birinci günden beri hatırlatan bana, hınçla, öfkeyle saldırmak, yazdığım herşeye yanlış ve bana “cahil” damgası vurmak, sadece bir tek şeyle açıklanabilir: ideoloji ile.

Bilişimi büyük firmaların denetiminde tutmak isteyen bir avuç büyük kent mühendisinin kurduğu ve işlettiği Internet’in bittiğini ilan ettiğimde, henüz ortada Web 2.0  yoktu. Yeni Internet’in halkın doğrudan iletişimi üzerine kurulacağını ilan ettiğimde mesh-up kavramı ve sosyal ağlar icad edilmemişti. TCP ve IP’nin nihai ve kesin şekilde denetlenemeyeceğini ve bunun halkın kendi arasında kendi ürettiği haberleri paylaşmasına yol açacağını tahmin ettiğimde “yurttaş gazeteciliği” kavramı ortaya atılmamıştı.

Durum böyle iken, bana “can düşmanı” bir husumetin sebebi ne olabilir ideolojiden başka. Beni ve paylaştığım, dile getirdiğim bu fikirleri kötü gösterecekler ki, kendi denetimli iletişim düzenlerinin zaafiyeti belli olmasın, değnek ellerinde kalmaya devam etsin.

Fakat yağma yok.

Benim BT’ci kardeşlerim bilinçlendiler; teknolojiye sahip çıktılar. Benim “BT’ci”  tanımımla bile alay edenlerin kendi kendilerine yapıştırdıkları etiketleri ve övündükleri doktoralarını ceplerinden çıkartacak uygulamalar yazıyorlar, işler yapıyorlar.

Halkın çocuklarının yazdığı CRM’ler, CMS’ler, dünyadaki örnekleriyle yarışacak boyutta. Eğer bu gençlerden biri ikisi şu dili ya da dili benim iki satırlık kitapçığımdan öğrendiğini söyleyerek kadirşinaslık yapıyor ve vefa gösteriyorsa, bu onun geleneksel terbiyesindendir; benden değil. Ama onların “Ben filanca dili Hakkı Öcal’ın kitabından öğrendim!” diyenleri bile cehaletle ve “yarım yamalak bilişimcilikle” suçlamaları, halkımızın Bilişim Devrimi’ni yakaladığı korkusundandır.

Hayatlarını beni karalamak suretiyle savunduğum “bilişim popülizmi” fikrini yok etmeye adamış bu kişiler, ancak bir takım sosyal ağ sitelerinde reliability uzmanı olurlar; veya “bio-moleküllerin birbirleri ile etkileşimlerindeki sıra dışılıkları ortaya çıkarmak” için doktora yaparlar. Ama, bakın bakalım reliability uzmanı olmak için neler gerekiyormuş:

http://www.jobisjob.ie/dublin-city-centre-dublin/elan-it/site-reliability-engineer/job-offer-3jrzsj7yxbulx7xdxgp6imo3le

Bir gün elbette bio-moleküler araştırmalar da yapılacak ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda. Ama onu yapacak olanlar bunu halkının ihtiyacı için yapacağından, halkının anlayacağı şekilde anlatacak.

O zamana kadar bu kavga devam edecek.

Bu kavga benim değil; ben sadece saflardan birinde, sıradan ve bir zaman sonra esamesi bile okunmayacak bir kişiyim.

Zaman ayarlı modem

Cuma, Ocak 29th, 2010

Sanırım 1999 yılıydı. Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’nde öğrenciydim. Evimiz üniversiteye yakın sayılırdı.

Çok ucuza bir bilgisayar toplamıştım, hemen herşeyi onboarddı zaten. Üzerindeki modem’i bile.

O zamanlar Hakkı Abi’yi yani sevgili Dr. Hakkı Öcal beyi msn’de bulmak mümkündü. Sabahlara kadar bilgisayar başında oturduğum için gece gec saatlerde rastlayabiliyordum. Bu rastlantılardan birinde Hakkı Abi’yi hazır bulmuşken bilgisayarımdaki bir problemden bahsedeyim dedim. Zira yeni bilgisayarımla istediğim zaman internete (çevirmeli ağla bağlanarak) giremiyordum. Ne hikmetse sadece gece 2 ile 6 arası nete girebiliyordum. Diğer zamanlar çeviriyor bağırıyor çağırıyor ama nete girmeyi başaramıyordu. Sadece gece 2 ile 6 arası..

Hakkı Abi bunu duyunca “olmaz, bir modem böyle bir seçicilik yapamaz, onun üzerinde zamanla alakalı herhangi bir devre vs yoktur” gibi bir cevap verdi. Akabinde de bağlantım koptu. Saat 6′ya geliyordu demek ki. Ben de daha yeni yeni görüştüğüm için acaba Hakkı Abi kendisi ile dalga geçtiğimi mi zannetti diye üzüldüm. Bir daha da bağlanamadım. Sonraki günlerde de Hakkı Abi’yi msn’de yakalayamadım.

Bir süre sonra bölümümüz Trabzon’daki TRT radyosunun anteninin bulunduğu binaya bir teknik gezi düzenledi. Radyo yayın binası şehrin içinde olmakla birlikte (ilk stajımı orda yapmıştım) anten binası üniversitenin de bulunduğu mahallenin en yüksek yerindeydi. Bizim evimize de yakındı. Öyle ki, o mahallede tüm sabit telefonlardan ahizeyi kaldırınca çok net bir şekilde Trabzon Radyosu’nun sesi gelirdi.

Hocamızla birlikte anteni gezdik, görevliler bize çalışma prensibinden bahsetti. Heyecanlı arkadaşlar çeşitli sorular sordular, iletişim problemi yaşayan hocamız kimini anladı, kimini anlamadı :) Oldukça yüksek bir anten olduğunu hatırlıyorum. Bizim için ilginç bir gezi idi. Tam oradan çıkmak üzereyken ben de görevliye gayri ihtiyari olarak “bu anten 24 saat mi yayın yapıyor acaba” diye sordum. Görevlinin verdiği cevap şimşek gibi beynimde çakmıştı: “Hayır, gece 2 ile 6 arası anteni kapatıyoruz…”

Leb demeden..

Pazar, Ocak 17th, 2010

Leb demeden leblebiyi anlamak ayrı bir olay için kullanılır ama ben şimdi heyecandan düzgün deyimi bulamadım, bunu kullanayım dedim. Bugün gtalk’da bir arkadaşa weble ilgili bir hususda yardım etmek için google’da arama yaparken çözümün Türkçe sitelerde olmadığını görünce bari bunu bir yerde yazalım, lazım olur diye düşündüm. Yazacak en doğru yer de ilk göz ağrımız BT Hayat olur diye işi gücü bırakıp blogu kurdum. İlk giriş yazısını yazdım (sonra onu sayfalar kısmına taşıdım), temasını ayarlayayım, kategorileri düzenleyeyim derken şimdi bir mail aldım. Sevgili Levent Candan bey kardeşimiz nasıl yaptıysa şıp diye bizi bulmuş. Kendisi BT Hayat’ın eski takipcilerindendir. Kendi deyimi ile “Rss okuyucumdan sizlerin haberini hep bekledim. Ben sizleri takip ediyorum eğer bu sayı size yeterli ise…” diyor. Allah razı olsun Levent Bey. Yeter de artar bile..