"Enter"a basıp içeriğe geçin

BT Hayat Yazılar

Kaliteli ve özgün içerik sunan 3 vlog

vlogEşimin vlog izleme hastalığı bana da bulaştı. Zaten Friendfeed, Twitter, Facebook ve Instagram dahil ne kadar sosyal medya platformu varsa hepsine benden önce kayıt olup kullanır. Ben en başta meeeh yapar “hayatta işim olmaz” der geçerim. Sonra bir bakmışım türk kahvesi fotoğrafı paylaşıyorum. Hay bin layk!

Vloglar da bu şekilde başladı. Gerçi hala eşim kadar izleyemiyorum, çünkü ilgi alanıma giren güzel ve yerli vlog bulmakta zorlanıyorum.

Geçtiğimiz aylarda SUV tarzı arabalara olan ilgim nedeniyle YouTube’da ne kadar test videosu varsa izlemiştim. Bunların hemen hepsi aynı klasik cümleleri kullanan, monoton bir anlatımla teknik detayları veren, garip süslü kelimelerle arabanın hatlarını anlatan insanlardı. Bazı amatörler araba almak isteyen vatandaş gibi test sürüşü sırasında arka koltukta oturan akrabasına video çektirmiş, yolda yanında oturan bayi yetkilisine bildiği şeyleri sorarak güya vlog hazırlamıştı. Ama bu kayıt bile bana diğerlerinden daha sıradışı gelmişti 🙂 Fakat hiç biri “bilinçli sürücünün adresi” mottosuyla yola çıkan, kökleri taa 2000 senesinde oluşturdukları otomobil konulu forumlara dayanan, And Mehmet Çetin’in kurduğu otopark.com gibi hem kaliteli hem de farklı değil!

Bu arkadaşlar bazen tek kişi, bazen bir kaç kişi olarak video çekiyorlar. Aracın her yanını mıncıklamadan, gıcırtı geliyor mu, geliyorsa nerden ne kadar geliyor diye bakmadan, 4×4 ise ne kadar çekiyor diye dağa bayıra çayıra sürmeden bırakmayan, test için BMW dahi olsa acımayan, gerektiğinde saatlerce çekici bekleyen gayretli, samimi ve hakikaten farklı bir iş ortaya koyan arkadaşlar. Nacizane tebrik ediyorum.

bmw

Günlerce Kadjar testi de yapsınlar diye beklediğimi biliyorum, çünkü diğer test yapanlar istediğim hususlara istediğim gibi, son kullanıcı gözünden bakmıyordu. Araba tümseklerden geçerken tak tuk sesleri çıkarıyor mu, trim sesleri denen yolda canınızı sıkan eklem yerlerinden sesler geliyor mu.. Bunlara her zaman cevap bulamıyorsunuz diğer videolarda.. Bu arkadaşlar ise bilhassa bunlara çok önem veriyorlardı. Ayrıca “Kadın Gözüyle” başlığı altında kadın sürücülerin deneyimlerini de paylaşıyorlar. Bu da diğerlerinden ayrılmalarını sağlayan önemli bir farklılık.

Büyüklere Oyuncak: GoPro Hero 4 Session

Son bir kaç yılda çocukken oyuncaklarımızda aldığımız keyfi yakaladığımız pek çok araç gereç kullandığımızı düşünüyorum. Gerçi benim gibi fazla oyuncağı olmadan büyüyen biriyseniz buna bir çeşit geçmişin acısını çıkarma da diyebiliriz.

Screen Shot 2016-01-19 at 01.38.37

Screen Shot 2016-01-19 at 02.02.14

Screen Shot 2016-01-19 at 02.07.11

Erkek çocuklar için en önemli oyuncak araba olduğundan büyüdüğümüzde ilk peşinden koştuğumuz ve en pahalı olan bu oluyor. Araba almak eskiden nasıldı bilmiyorum. Şuan bir sürü marka / model ve kampanya var. Çok fazla olmasa da düzenli bir geliri olan, azıcık kanaat etmesini bilen ve başka acil ödemesi olmayan herkes araba alabilir. Örnekleri etrafımda pek çok var. Kimisi profesyonel iş hayatının daha ilk yıllarında, kimisi ise yarı zamanlı öğrenci.. Diğer memleketleri bilemiyorum ama İstanbul’da tam zamanlı öğrenci olmak lüks gibi geliyor. Mezun olunca hem deneyim olarak hem maddi olarak dımdızlak ortada başlamak yerine biraz stresli de olsa yarı zamanlı bir iş kovalayıp akranlarından bir adım önde olmak mutlaka daha iyi olacaktır. Yarı zamanlı çalışmaktan kastım illa okuduğun bölüm değil, altından kalkabileceğin, eğitimini zorlamayacak, motivasyonunu zinde tutabilecek başka işler de olabilir. Yine bu cümleleri etrafımdaki örneklerden seçerek yazıyorum.

Araba olmadı madem, önce küçük oyuncakları toplayalım o zaman.. Kendi küçük, ceremesi ağır oyuncakların en meşhuru: Akıllı cep telefonu. Lise çağındakiler bile iPhone 6 kullanıyor artık. Bundan alâ oyuncak mı olur 🙂 Yalnız 3-4 yıldır telefonu elinden düşürmeyen biri olarak şunu söyleyeyim; iki aydır iki dirseğim de uyuşuyor. Beş dakika telefonla görüşsem klavyeyi kullanamaz oluyorum. Şuan bu yazıyı yazarken yere oturmuş, orta sehpanın üzerindeki klavyeye uzanıyordum. Baktım acı çekiyorum, klavyeyi sehpanın altındaki bölmeye koydum. Dirseklerimi uzatarak yazabiliyorum. Bir iki ay evvel annesini aynı şikayetten doktora götürmüş biri olarak dirseklerimde sinir sıkışması ihtimalinden korkuyorum. Havalar düzelince bir doktora gitmek gerek. Bu arada belirteyim; annem benim gibi telefon veya klavye kullanmaktan değil bütün gün dantel işlemekten muzdarip 🙂 Kendisi yıllar önce Carpal Tunnel ameliyatı da olmuştu ki bu da meşhur bir bt’ci hastalığıdır. Bileğimdeki bezeye ampirik bir röntgen çekersem onun da ilerde ameliyatlık olduğunu söyleyebilirim 🙂

Harekette Bereket Vardır

Teknopark’taki firmamız 4 gündür tadilat içerisinde. Ofis içerisindeki camekanlı bölümlerin yerini değiştiriyoruz. Yazın piştiğimiz pencere kenarları şimdi toplantı odası ve diğer yönetici odaları haline geliyor. Biz cam kenarı sakinleri olduğumuz gibi orta alanda stajyerlerimizden başka hemen hiç kullanılmayan kısma geçiyoruz. Bu son ofisimizde 4-5 yıldır çalışıyoruz. Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü içerisinde olduğumuz için burayı çok seviyorum. Yanımızda yükselen diğer teknopark bloklarının inşaatını saymazsak hiç trafik ve gürültü yok diyebiliriz. En azından kampüsün içinde yok 🙂 Üstelik kampüs çok geniş ve yemyeşil. Orta bahçe ve etrafındaki eski osmanlı kışla binası zaten paha biçilemez güzellikte. Hal böyle olunca buradan vazgeçmek zaten…

Bu matrisleri, integralleri gerçek hayatta nerde kullanacağız ki..

artsfon.com-2430Sayısalcı bir öğrenci olmakla beraber lise son sınıfta türev, integral gibi konuları sevememiştim. Ta ki o zamanlar yedek subay olarak okulumuzda öğretmenlik yapan Suat Bey (kulakları çınlasın) dersimize gelene kadar.

Suat öğretmenin güzel anlatımıyla başta karışık gelen bu konuları rahatlıkla öğrenmiştim. Dahası bilhassa şekillerinden korktuğum için ısınamadığım, asla öğrenemeyeceğim sandığım geometriyi de kurcalamış, korktuğum kadar sıkıntılı bir ders olmadığını, bilakis ucundan tutunca çorap söküğü gibi gerisinin geldiğini farketmiştim. Önceden korktuğum ve almaktan çekindiğim analitik geometri dersini de gözüme kestirip bir dönem daha okula devam etmiştim. Bizim zamanımızda kredili sistem vardı, beğenmeyenler olabilir ama ben o sistemi sevmiştim.

Sonra ne olduysa üniversitede oldu.. Bu blogda üniversitede yaşadığım hayal kırıklıklarımla ilgili bol bol yazı var zaten, bir tane daha ekleyelim.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde aldığım matematik derslerinden malesef bir şey anlamadım. Lisede herşey belirli idi, limitin, integralin bir sınırı vardı. İşin içinde rakamlar vardı. Üniversitedeki matematik dersinde ise Türk Dili ve Edebiyatı’ndan daha çok harf kullanılıyordu. Malesef beynim bu akademik matematiği anlamamıştı..

Öğrenciyken gördüğümüz onca formülün, matrisin, türevin, integralin nerde nasıl kullanılması gerektiği, bu formüllerin nerden geldiği, nasıl bir çalışmanın ürünü olduğu malesef umurumuzda olmuyor. Dersi geçelim yeter diyorsunuz. Tabi kendi adıma konuşuyorum. Sonra profesyonel meslek hayatınızda bunlar bir gün zınk! diye karşınıza çıkınca afallıyorsunuz.

Swift ile İlk Randevu: Kadın & Sanat

screen322x572Objective-c öğrenebildiğim ilk C türevi programlama dili olduğu için seviniyordum. Çocukluğumda C’yi duymamıştım. GW-Basic, Q-Basic derken Visual Basic’le masaüstü programcılıkta epey vakit geçirmiştim. Sonra HTML-PHP ile web teknolojilerine giriş yapınca C’yi öğrenmeye fırsat kalmadı. Tabi burda syntax’ı yani yazım kurallarını öğrenmeyi kast etmiyorum. C dilinde proje yapıp o dile en azından temel seviyede hakim olmayı kast ediyorum.

İşte Objective-C’yle 2010’da başlayan maceram az buçuk ilerleyince hele şükür C türevi bir dil öğrenmek nasip oldu demiştim. Gerçi bir parantez daha açalım.. Neden C? Çünkü uzun yıllar (10 sene) script dillerle vakit geçirince içinizde ukde kalıyor. Daha sağlam, bütün bu dillerin yazıldığı ana dile de hakim olmak, derinde bir yerde hep aklınızı kurcalıyor. Yani Matrix’de mutlu mesut yaşamak yetmiyor, ne kadar karanlık da olsa ötesini de görmek istiyorsunuz. İşte o nedenle illa C!

Gel gelelim Objective-C’nin diğer dillerden farklı köşeli parantezli yazım şekli, fonksiyonların parametrelerinin ne olduğunu unutmamanı sağlayan değişkenlerin başlıkları ilk başta zor gelse de alışınca çok hoşuma gitmişti. PHP’yi filan bırakıp tamamen iOS developer olmayı bile çok kere düşünmüştüm. Ben PHP’yi bırakmaya çalıştıkça Laravel’di NodeJS’di derken daha da sarılmak icab ediyor, o ayrı..

Sonra ne oldu? Bir kaç sene evvel bir Apple etkinliğinde Swift duyuruldu! Ne yalan söyleyeyim, hiç hoşuma gitmedi bu haber.. Adında bir kere C yok. Resmen harf inkılabından sonra bir gecede cahil bırakılan Osmanlı memurları gibi oldum. O kadar üzüldüm.

Kitap okumayan stajyer dayak yer!

Screen Shot 2015-11-28 at 03.01.33Şaka tabi.. Bir kere stajyer değildi, elemandı. Ofisin en genç elemanı (eskiden stajyerdi). Ayrıca dayak yemedi fırça yedi..

Fragmandan sonra şimdi hikayemizi anlatmaya başlayalım..

Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Kitapi projemizin bir parçası olarak bir hafta kadar önce ihtiyacı olan okul kütüphaneleri için hediye kitap kampanyası başlattık. Sağolsun ofis arkadaşlarım, eski stajyerlerimiz pek çok kitap hediye ettiler. Hatta içlerinden biri bir çanta dolusu kitap getirdi. Katılımı artırmak için ofisteki arkadaşlarımı tabiri caizse iyice silkeleyip kimi bulursam sataşıp kitap getirmesini rica ediyordum. İşte bunlardan en genci olan çok akıllı uslu bir arkadaşa da rica edince ne duyayım? Kitabı yokmuş. Neden? Çünkü kitap okumuyormuş!. Özrü kabahatinden büyük!

Biri nasıl kitap okumaz? Hele hele daha yirmili yaşlara yeni girmiş biri.. O kitapların içindeki hikayeleri, hayatları nasıl merak etmez.. Raflarda duran milyonlarca galon bilgiden nasıl bir kaç damla kırbasına doldurmak istemez.

Geçtiğimiz haftalarda kitap fuarında dağıtmak üzere ayraçlar tasarlarken kitapla ilgili veciz bir söz bulmak için epey uğraşmıştım. Cemil Meriç’in şu sözü çok hoşuma gitmişti: “Kitap, istikbale yollanan mektuptur“. Ne kadar güzel ifade etmiş. Bizden önce yaşamış insanların, alimlerin sırf biz okuyalım diye kaleme alıp gönderdiği mektupları nasıl okumayız.

Veciz sözler genelde bir teşbihle açıklanır ama Cemil Meriç’in bu sözüne birebir uyan bir kitap, hatta kitaplar var. Yeri gelmişken bahsetmemek olmaz. Hazreti Ömer’in soyundan gelen, hicri 1000. yıllarda yaşamış, müceddid-i elf-i sani (bin yılın müceddidi) İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendî Hazretleri’nin “Mektubat” isimli eseri tam bu tarife uyuyor. Mübarek zatın 536 mektubu 3 cilt olarak toplanmış. Her mektubun kişisel bir muhatabı var tabi ama asıl yazılma maksatları istikbale yani sonradan gelecek olan bizlere bu mektupların, nasihatlerin ulaştırılması.. Mektubat eseri aslında 6 cilt olarak geçiyor, diğer 3 cilt, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin oğlu Muhammed Masum hazretlerinin mektuplarından oluşuyor.

Tüyap Kitap Fuarı’na ilk kez başka bir amaç için gitmek

IMG_6619Tüyap fuar merkezinin benim için özel bir anlamı var. 2000 senesinde sevgili Dr. Hakkı Öcal ağabeyimizin dizinin dibinde şimdi 9 yıldır eşim olan sevgili Şahika’mın marifetlerini ilk kez orada dinlemiş ve bu kızı mutlaka tanımalıyım demiştim 🙂 Aradan yıllar geçti, Hakkı Abimiz o zamanlar yurt dışında yaşadığından pek çok fuara gelemedi. Biz imkan buldukça gittik; hem bilişim fuarına, hem kitap fuarına.. Bilişim fuarları teknolojinin yayılması, ekonomik durumların iyileşmesi, iPhone’ların öğrencilerin dahi elinde rahatça dolaşması, kendi kendine park etmesi yetmez, otopilotla giden araba istiyorum gibi cümlelerin artık dudaklarımızda dolaşması gibi kaçınılmaz nedenlerden dolayı artık eski ilgiyi çekemiyor gibi.. Dün ağzımız açık baktığımız 3d yazıcıların bugün masamızın kenarında durdukları halde yüzüne bile bakmıyoruz malesef..

Ama kitap fuarları öyle değil çok şükür..

Ne kadar e-book ve türevi çıksa da kitabın yeri ayrı. Çantana at, güzel sakin bir köşe bulduğunda çıkar oku. Ne pil derdi var, ne çözünürlük, ne boyut vs.. Kitap okumaktan haz etmeyen veled duyunca sıfıra bölme hatası yaşıyorum diyebilirim. Kitap sevilmez mi, okunmaz mı.. Şimdi istediği kadar görsel efektli sinemalar çıksın, hiç biri bir kitabın kendi yerini, okurken hayalimizde canlandırdığımız halini tutabilir mi?Sinema belki bir kaç gün, bir kaç hafta gibi bir sürede yavaş yavaş sindireceğiniz bir kitabı size 2 saat içerisinde yoğun olarak veriyor. Yani yemek ocakda yavaş yavaş lezzetini alarak değil, mikrodalgada saniyeler içerisinde pişiyor.. Sıcak, belki çok lezzetli ama yüreğinizde olması gerektiği kadar yer edinememiş bir tat..Çocukken ve gençken okuduğum kitapları hele hiç unutamıyorum. Romanları bilhassa.. Kemalettin Tuğcu’nun, Ömer Seyfeddin’in, Enid Blyton’un.. Sonraları Reşat Nuri Gültekin’in ve daha pek çoğunun..

Ortaokuldayken öğretmenimiz bir kitap değişim programı uygulamıştı. Herkes bir kitap satın alıyor, okuduktan sonra kitabı başka bir arkadaşına verip onun kitabını alıyor, sonra o bitince onu da bir başkası ile değiştiriyor.. Bu programda pek çok kitap okumuştum, bunlardan biri de Kemalettin Tuğcu’nun “Tekinsiz Ada” kitabıydı. Ne hikmetse bu  kitabı hiç bir kitapçıda bulamıyorum.. Geçtiğimiz haftalarda Çaycı İzzet Efendi’yi zirayet ettiğimizde orada yaşlı bir hanımefendi vardı, meğer Kemalettin Bey’in akrabalarındanmış. Bilseydim bu kitabın akıbetini, neden yayınlanmadığını sorardım.

Eğer bu blogda yeni değilseniz aşina olduğunuz bu uzun girişten sonra yazımın asıl konusuna geliyorum:

En kötü kod kullanılmayan kod!

Bilgisayar programcısı olarak yazdığımız kodun kullanılmasını isteriz. “Bilinçsiz müşteri” nedeniyle haybeye iş yaptığımız çok olur. Çok iyi hatırlıyorum, büyük müşterilerimizden birinde, kurum içerisindeki özel bir birim bizden kısaca işleyişlerini dijital ortama geçirmemizi istemişlerdi. Yani kağıt üzerinde -veya kısmen Excel’de- ne yapıyorlarsa bunu bir akış halinde bizim hazırlayacağımız plarform üzerinden gerçekleştirmek istiyorlardı. Mesela; bir başvuru gelecek, o başvuru yetkisi dahilinde birilerince incelenecek, başvuru ile ilgili temaslar sağlanıp başvuruya iliştirilecek, sonra da daha üst yetkili biri bunu değerlendirip onay verecek, başvurana bilgi gidecek vesaire vesaire.. Böyle “terzi işi” bir proje her zaman gelmez. Genelde bu tarz işleri pek sevmez programcılar, burdaki emeği…

Memleket hissi..

cayci1

Günümüzde kendi memleketinde -yani doğup büyüdüğü yerlerde- yaşayan mutlu insanların sayısını bilmiyorum ama ben onlardan biri değilim malesef. Gerçi öyle bir durum ki, memleketim Rize’de şuanki iş imkanım olsa da orda yaşayamazdım. Çünkü 20 yıldır üstüste 2 hafta kaldığım zamanların sayısı azdır.

Okuldayken 5 yıl boyunca Trabzon’u memleket belledik, gerçi Rize’ye yakındı.. Yazları uzun süre gidebiliyordum.  Okuldan sonra Ankara’ya taşındım. İki sene orda çalıştım. Askerlik de oraya denk gelince etti üç! Denizi olmayan, sahili olmayan, uzun bir hat şeklinde gitmeyen bu şehirde kuzey neresi, güney neresi bir türlü içime sindiremedim. Puslu havalarda bulanık ufukları deniz gibi düşünüp avunduğumu hatırlıyorum. İlk kez sevgili Dr. Hakkı Abimizden duyduğum “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüşüdür” cümlesini tam olarak hak eden bu şehre hiç ısınamamıştım.. Sağolsun bir asker arkadaşımın -ve hemşehrimin- amcası şirin, memleket havaları estiren bir çay/kahvaltı mekanı açmıştı. Orası sayesinde birazcık sahiplenme hissi oluşmuştu. Askerlik bitince hemen ordan İstanbul’a kaçtım.

Sahi, siz stajınızı nerde yaptınız?

Screen Shot 2015-07-29 at 02.02.26
Siz stajınızı nerde yaptınız? Benim ilk ve tek gerçek stajım bundan yaklaşık 13-14 sene önce idi ve malesef sadece “bir gün” sürdü. TRT Trabzon Radyosu’nda sorumlu kibar bir hanımefendi zahmet edip radyonun bütün odalarını, bu odalardaki ekipmanları ve çatıdaki benim kabaca anten diyebileceğim uzaktaki kocaman vericiye sinyali gönderdikleri cihazları tek tek gösterip uzun uzun anlattı. Ben bu binaya 20 gün daha geleceğimi sanarken hanımefendi yine kibar bir şekilde, benim olası staj hayallerimi kırmadan bana bir dosya uzattı. Bu el yazısı ile hazırlanmış, yıllar öncesine ait bir staj defterinin fotokopisi idi. “Al bunu kullan, burda her türlü detaylı bilgi var, daha önceki arkadaşlar da bunu kullandı. Sonra getir imzalayalım.” manasında bir şeyler söyledi.

Staj konusunda hayallerim çok yüksek değildi. Aslında o yıllarda okuduğum bölümle ilgili dahi hayallerim yoktu. Staj demek pek çok arkadaşım gibi benim için de “bize çay taşıtacaklar yaa” gibi bir şeydi. Radyodaki hanımefendi bana el yazısı dosyayı verince hiç olmazsa bunu bilgisayarla yeniden yazabilir miyim diye sordum. Pek sevindi. “Çok iyi olur, daha sonraki arkadaşlar için de yenilenmiş olur.” dedi. Öyle de yaptım. Zamanı gelince dosyayı imzaladılar, ben de okuluma teslim ettim. Bölümdekiler de kuzu kuzu kabul etti sağolsun. Şöyle bir sahneyi ağır çekim canlandırın: Okul sekreteri üzerinde TRT-Stajı yazan dosyamı ilgili hocalar onayladıktan sonra alıp devasa dolapların olduğu hafif karanlık bir odaya gidiyor. Kamera yol boyunca dosyaya yakın planda. Dolaplardan birinin rafına yerleştiriyor.  Sekreter dönerken kamera yavaş yavaş dosyadan uzaklaşıyor, o raf boydan boya, hatta alt ve üst raflar, bütün dolap, 1968, 1969… 1999 tarihli TRT-Stajı ile dolu. Ve sahne giderek kararıken anlıyorsunuz ki hepsinin içinde aynı şeyler yazıyor…