... Eski günler Kategorisi
Cumartesi, Aralık 17th, 2011
Bir sene önce Dell Vostro pc’lere iatkos kurmakla kendimizi avuturken çok şükür ofisimiz Mac Mini, MacBook Air, MacBook Pro ve iMac’lerle doldu. Evdeki Mac’lerin durumu da değişti ama sayı değişmedi. Geçen sene aldığım Air’i bir kaç ay önce daha iyi bir modeline yükseltmiştim ama ilki de hala duruyordu. Kayınbirader Mac Book Pro alıp pc eziyetine son verdiği sıralarda bizim küçük Air’e talip çıktı. Onu da başgöz ettik. Bir Mac gitti bir Mac geldi :)
Şimdi ofiste 27″ iMac kullanmanın verdiği lezzeti evde de arıyorum. Evdeki Air’den çok memnunum da, Air’e bağladığım bu Acer monitör beni mahvediyor. Şahika Hanım’ın 24″ iMac’ini mi ele geçirsem diye düşünüyorum. Ama Air de sürekli dışarda lazım oluyor. Bu sefer bütün bilgisayarlara ben el koymuş olacağım. Halbuki bu air’i de ona doğum günü hediyesi diye (!) almıştım :))))
Eskiden öyle miydi..
Üniversiteye girdiğim yıllarda iki arkadaş ancak ortaklaşa bilgisayar alabilmiştik hem de ikinci el. Üniversitede laptopu olanlar karton kutuları ile okula getirip götürüyorlardı. O derece lüks ve rüküş bir durumdu yani :) Üniversiteden sonra Gebze’deki enstitüde bir derse katılmıştım, ders çıkışında hoca laptopunu çantaya koymadan önce talep eden çocuklara konuyla alakalı dökümanları cd’ye yazıp verince “Budur! Laptop almam lazım” demiştim ve bilmem kaçıncı toplama pc’mi ablama satıp Compaq marka ilk laptopumu almıştım. O zamanlar Ankara’da yedek subaylık yapıyordum. Laz aklımla o laptopu nöbette film falan izlerim diye karargaha götürmüştüm. Ertesi gün çıkarken kapıdaki uzman çavuşlar bilgisayarıma el koymuşlardı. Kendi komutanıma koşup durumu izah ettim ama daha sonra astsubayımdan öğrenmiştim ki beni ihbar eden de kendi komutanımmış meğer :) Neyse ki 9 gün sonra bilgisayarıma geri kavuşmuştum. Ama o 9 gün neler çektim bir Allahü Teala bilir.
Compaq iyice haşat olduktan sonra dünyanın en büyük saçmalığını yapıp yerli marka bir laptop almıştım: DATRON!
Hala bu marka yaşıyor mu hiç bir fikrim yok, googling bile yapmak istemiyorum. Datron garanti kapsamındayken cozurdadığında aynı modelden artık üretilmediği için daha üst modelini ZORLA fark ödeyerek almak mecburiyetinde bırakılmıştım. Bir Gönen ziyaretinde yukarıda bahsi geçen kayınbiraderimin bilgisayarı Call Of Duty’i çatur çutur oynatırken bendeki Datron’un hiç oralı olmadığını görünce anında üç kuruşa oracıktaki komşuya bilgisayarı satıp o zamanın en iyi konfigürasyonlarından ASUS N61VN alma gafletinde bulundum. O gece nasıl bir yağmur yağıyordu, görmeliydiniz.
Asus’a lafım yok, hem şık hem sağlam bir bilgisayardı. Ama ennihayetinde şimdi benim için sadece bir PC! Asus’u aldıktan bir kaç ay sonra belki de o sıralarda ofiste bu yazının en başlarında bahsettiğim Dell Vostro’lar ortaya çıktı. “Bunlara Mac Os kurulabiliyor, XCode deneriz” gazı ile saldırdık. Çok da güzel kurulumlar yaptık ve sorunsuz kullandık. Bir iki hafta öncesine kadar hala o bilgisayarlar aynı işletim sistemiyle duruyorlardı.
İşte bu kısımları net hatırlamıyorum, evlilik yıldönümümüze 2 hafta kala Şahika Hanım’la bir delilik yapıp Darty’e gittik ve ne kadar kredi kartımız varsa ortaya koyup bir iPhone 3G bir tane de -aaaah kafam ah- Samsung i900 Omnia aldık. 250 TL daha ödeyip ben de iPhone alsaydım ömrümden 2 sene, cebimden de 2-3 bin TL gitmezdi.
İşte çok şükür o iPhone ile başlayan Apple serüveni 2-3 sene içerisinde çok hızlı bir aksiyona sahne oldu. Hanıma iMac aldık, sonra Mac Mini geldi, ofisten iPad ele geçirdik, Mini gitti Air geldi, o gitti yenisi geldi, kayınço Mac Book Pro aldı, ofise iMac geldi, iPad 2′ler geldi vs vs..
Tabi bu gidip gelmeler kredi kartlarında vahim rakamları beraberinde getirdi. Ama Mac kullanmak nasıl bir keyif veriyorsa arkadaş, o ekstreleri hiiiiç takmadık :) Biz takmayınca banka bize taktı, o da ayrı bir yazının konusu :) Ama çok şükür şimdi kartlar da yoook, ekstreler de yook, dert de yok.
Eğer okuduysanız uzun bir yazı oldu kusura bakmayın. İnsanlık hali, yaş ilerliyor, unutkanlık aldı başını gidiyor. Buraya karalayayım da nasip olursa ilerde okur eski günleri yad ederim diye lafı uzattık.
Her ne sürç-ü lisan ettiysek affola..
Posted in Eski günler, Kendime Not, Mac | 4 Comments »
Salı, Kasım 30th, 2010
Bugün yıllardır tanıdığımız ama yüzyüze hiç görüşemediğimiz bir arkadaşımızın yazdığı kitabı okumaya başladım. Eşimle beraber başladık daha doğrusu. Dört dörtlük bir kalem ustasından; Zeynep Saylık’dan ve onun ilk kitabından bahsediyorum.
Daha ilk bölümü bitirdim, ama ilk yıllardaki kalem cambazlığının tadını hemen aldım. Kitabın önsözündeki bir cümle hafızamı yeniledi. Zeynep Hanım’la daha doğrusu Dafi ile nasıl tanışmıştık? Doğru ya, onun internette tuttuğu bir günlüğü vardı. Üstelik daha blog kavramı henüz ortalarda yokken. http://www.daphne.8m.com adresindeki morlu, pembeli ve sade html olan bu günlük bana defalarca okuduğum “Çalıkuşu” ruhunu hissettirmişti hep.
Renkli ve zaman zaman hırçın kişiliğinin bir nevi özeti olan kendi kaleminden özgeçmişini okuduğunuzda onun tarzını bir nebze olsun yakalayacak ve büyük ihtimalle akıcı yazılarının müdavimi olacaksınız. Bu adresten 1999 senesinde başladığı günlüğündeki özgeçmişine erişebilirsiniz: http://daphne.8m.com/daphne/ozgecmis.htm
O yıllarda bizim bu sitemiz (www.bthayat.net) Dafi ve pek çok kıymetli arkadaşımın -sevgili eşim Şahika Tabak da dahil- yazılarının haftalık dergi formatında yayınlandığı bir site idi. Burada biraz bahsetmiştim. Bu arada, BT Hayat’ın ilk yazarlarından sevgili Barış Şimşek’in de raflarımızda üç kitabının bulunduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Barış, her zaman zevkle okuduğum denemeler yazıyordu ama bahsettiğim kitapları sadece teknik konular üzerine oldu malesef.
Sevgili Dafi’ye, bize birbirinden güzel daha pek çok eser kazandırması dileklerimle birlikte teşekkürlerimi sunuyorum.

Tags: Barış Şimşek, bt hayat, dört dörtlük, moss yayınları, zeynep saylık
Posted in Eski günler, Kitap | No Comments »
Pazartesi, Ekim 25th, 2010
Bu haftasonu olanca işlerime rağmen kendimi eve kapattım ve iki gün -özel sebepler dışında- bilgisayarımın başından kalkmadan kod yazdım. Tıpkı eski günlerdeki gibi. İşler yolunda gidince kod yazmanın zevkli olduğunu yeniden hatırladım. Ofiste normal işimin dışında iPhone ya da iPad ile ilgili iki satır kod yazmasam meslekten neredeyse tamamen soğuyacaktım.
Hele bu son bir buçuk aydır şirket içi gece eğitimleri, yeni katıldığım yüksek lisans programının dersleri, şirketteki hareketlenmeler, çıkan elemanlar derken oldukça bunalmıştım. Bu haftasonu iyi geldi. Yetmedi gerçi. Üzerinde harıl harıl çalıştığım işi bitiremedim. Bu yazıyı bile yazmaya vaktim yok aslında. Hemen haftasonu asıl bitirmem gereken işlere dönmeliyim (saat sabahın 2′si bile olsa). Ama kaç gündür blogumda bir şey paylaşmadığımı farkettim. Eşime, eşimin dayısına, stajyerlere “blogunuza yazı yazıııın” diye sitem ederken kendi blogumun -paylaşmak istediğim onca şey varken- boş kalması ayıp olurdu tabi.
Bir kaç gün önce -Warner Bross’dan Duygu Hanım sağolsun- “The Social Network” adlı filmin ön gösterimine katıldık [Spoiler alert: sonraki paragraflarda filmin içeriğinden biraz bahsedilmektedir, [SA!] ile başlayan paragraflara dikkat]. “Pirates of Silicon Valley” filminden sonra en beğendim bilişim filmlerinden ikincisi artık bu. Bu filmleri beğenmemim sebebi çekim teknikleri, yönetmenin başarısı, oyuncuların üstünlüğü vs değil elbette. Bilişim dünyasındaki önemli olayların başlangıç noktasını ete kemiğe büründürerek bize sundukları için beğendim.
Pirates of Silicon Valley’de Steve Jobs’un Xerox’dan bir şeyler “kopararak” nasıl yükselişe geçtiğini, sonra Bill Gates’in Steve Jobs’dan bir şeyler “aşırarak” nasıl başarı sağladığını gördüm. Tabi başarılarının tek sırrı bu iki “hassas” olay değildi elbette. Her ikisi de risk alabilen, ileriyi görebilen, pazarlama uzmanı, girişimci karakterler. Ama başarılarının arkasında bir güç daha var ki o da üçüncü bir elin bu girişimci yeniyetmelere “maddi destek” vermesi.
[SA!] Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemiyorum ama bu maddi destekler Bill Gates’in, Steve Jobs’un yükselmesini sağladığı gibi Google’ın da yükselmesini sağladı. The Sosial Network’de gördüğümüz üzere Mark Zuckerberg’in de yükselmesini sağladı. Kimdi bu para babaları. Güzel bir projemiz olduğunda bize de destek verirler miydi? Yoksa üç kuruşa bizi projemizi satmak zorunda bırakıp pastayı kendileri mi yerlerdi?
[SA!] Bir de, daha önceleri “sağlam bir fikri hayata geçirdikden sonra yatırımcı zaten gelir” diye düşünüyordum. Hala doğruluk payı olmakla beraber bir sorun var. Filmde Mark’ın projesi filizlenmeye başladığında sunucuları da yetmemeye başladı. Sunucu bağırdıkça Mark da zengin arkadaşı ve ortağı Eduardo’ya bakıyordu. Eduardo kesenin ağzını açınca sunucular RAM, disk ve CPU susuzluklarını gideriyorlardı. İşte kafamı kurcalayan yer burası oldu. Demek ki iyi gideceği öngörülen bir projeye sahipsek ve bunu kendi imkanlarımızla hayata geçirmeyi düşünüyorsak altyapısı bizi mahcup etmeyecek şekilde sağlam olmalı. Mark’ın ısrarla “bizim sunucularımızın kapanmaması lazım, kapanırsak diğerlerinden bir farkımız kalmaz” diye ağlaması boşuna değil. Demek ki neymiş? Sponsor şart!
[SA!] Mark da yukarıda adı geçen ağabeyleri gibi “aşıran”, “esinlenen” bir tip. Ama bunu başarısını gölgelemek için söylemiyorum. Sonuçta insan kendi beynini engelleyemez. Bir başkasının fikri sana esin kaynağı olabilir. Hatta tıpatıp aynısını yaparsın, kim daha iyi hizmet verirse, kim daha iyi reklam yaparsa kim daha iyi kendini sevdirirse pastayı o yer. Gerçi telif hakkı mevzusunu bilemiyorum. Örneğin web siteleri için şeffaf video sunma gibi ilginç bir ürün geliştirmiş Sunumax ve Vijital firmaları var. Tamamen aynı ürünü yapıp sunuyorlar. Kim kimden önce yazmış, birileri bunlardan önce mi yazmış? Ben de oturup şimdi yazsam bu iki firma bana ihbarname, ihtarname, ilmuhaber, resimli nufüs kayıt örneği vs gönderir mi? Bilemiyorum. Ama Mark’ın dediği gibi “tek satır kod çalmadan” bu işlemi yapıyorsak kimsenin kızmaması lazım. Tekrar edeyim, ola ki patentini almıştır, aynısını yapmak için izin almak icab ediyordur, o kısımlarını bilemiyorum. Yasa ne diyorsa öyle yapmak boynumuzun borcu tabi.
Off! Bu uzun yazı yazma hastalığından kurtulamadım. Saat de üç oldu. Başka bir yazıda görüşmek üzere…
Tags: Bill Gates, facebook, Mark Zuckerberg, Pirates of Silicon Valley, Steve Jobs, sunumax, The Sosial Network, vijital
Posted in Eski günler, Sinema | 2 Comments »
Pazartesi, Temmuz 19th, 2010
Dün çalışma odamızı şöyle bir toparlayıp masamızın üstünde duran el yapımı raflardan kurtulalım istedik. Maksat değişiklik olsun. Raflardaki lüzumlu eşyaları dolaplara tıkıştırabilmek için önce dolapları elden geçirmek icab etti. Karıştırdığım kutulardan birinde 2001 senesine ait “Pc Life” dergisinin eklerini (o zaman dergi dışında 2 ayrı ek vardı) buldum. Birisi NetLife diğeri de KidsLife.
KidsLife dergisini açar açmaz neden sakladığımız ortaya çıktı. Vaktiyle BT Hayat online bir dergi iken çocuklar için bir resim yarışması düzenlemiştik. Hediye sponsorlarımız sevgili Dr. Hakkı Öcal ağabeyimiz ve o zamanlar Pc Life dergisinde yönetici olarak çalışan Ömer ve Leyla Sayılır çifti idi.
Hakkı Abimizin fikri ile yarışmaya katılan tüm çocukları birinci ilan etmiş hediyeleri hepsine paylaşmıştık.
Çok güzel günlerdi..

Tags: bt hayat, Hakkı Öcal, kidslife, leyla sayılr, netlife, ömer sayılır, pclife
Posted in Eski günler | No Comments »
Çarşamba, Mayıs 26th, 2010
2001 senesinde (arkadaşlarımdan bir sene gecikmeli olarak) mezun olup Ankara’daki Bimel Elektronik şirketinde php yazılımcı olarak işe başlamıştık. İşe girmemize aynı üniversitede farklı bölümler okuduğumuz muhterem arkadaşımız Barış Şimşek vesile olmuştu. Kendisi aynı firmada sistem yöneticisiydi. Biz de şirketin php-mysql tabanlı intranetini idame ettirmek ve yeni uygulamalar hazırlamak için Barış’ın tavsiyesi ile giden elemanın yerine işe alınmıştık.
Barış’tan önce sistem yöneticisi olarak şimdi malesef adını hatırlayamayacağım, unix dünyasınca çok meşhur Alman bir bilgisayarcı çalışıyordu. Barış ondan çok bahsederdi. Bir iki ay beraber çalışmışlar. Sonra o gidince Barış sistem yöneticisi olmuş, sağolsun bizi de yanına çağırmıştı.
(daha fazla…)
Tags: Barış Şimşek, bash, istanbulx, shell script
Posted in Eski günler, ipucu | No Comments »