Bu yazı Sayın Dr. Hakkı Öcal Bey’in www.potkal.com web sitesinde 26 Ekim 2009′da yayınlanmış yazısıdır.

26 Ekim 2009, Dr. Hakkı Öcal, http://www.potkal.com/y_yazi_icerik.asp?yID=2699

Yıllar önce yazdım bunu, ama geçtiğimiz günlerde FriendFeed’de başlatılan bir tartışma sebebiyle yeniden yazmam gerekiyor.

GAP için rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’in isteği üzerine bir fotoğraf çekme turu yaptık; o sırada  ben burada verdiğim Masaüstü Yayıncığı dersini Web Teknikleri’ne çevirmiştim. 20-25 günlük tura başlarken Ankara’da havaalanında bulduğum bütün bilgisayar dergilerini aldım. O baraj senin, bu baraj benim, GAP bölgesini adım adım gezerken gezerken, fırsat buldukça bu dergileri okudum.

İzlenimimi iki kelime ile özetleyebilirim: Tepem attı! Hem de öyle bir tepem attı ki…

Uslup (ve dilbilgisi düzeyi) aynen şu idi:

…. New Orleans’ta yaşıyor ve bilgisayar bilimleri üzerine doktora yapıyor (araştırma konusu en kaba hali ile “bio-moleküllerin birbirleri ile etkileşimlerindeki sıra dışılıkları ortaya çıkarmak” olarak özetlenebilir) (bunun için heptameric bir transmembrane kanalı olan alpha-hemolysin temelli deney ortamı vasıtası ile moleküllerin elektrik akımında yarattığı değişimi kaydediyor ve bu sinyalleri analiz eden uygulamalar yazıyor (merak eden olursa araştırmasının çerçevesi şu anahtar kelimeler ile çizilebilir: channel current cheminformatics, bionanotechnology, machine learning, pattern recognition, signal processing, visualization)). Araştırma konusu pek keyifli olmasına rağmen, Pardus‘ta geçirdiği günlerin tadı da damağından bir türlü gitmez….

Bu, “mühendis” takımının dili idi; halkın çocukları onları anlamasın diye uydurulmuş bir Robert Kolej Türkçesi’ydi.

Bütün hayatım zaten elitizmden nefretle geçti. Bu durumun halkın çocuklarının en çok ihtiyacı olan bilgisayar dergilerinde yeniden canlandığını görünce, GAP dönüşü soluğu, rahmetli kardeşim, Türkiye gazetesi yazıişleri eski müdürü Abdullah Aksak’ın vasıtasıyla İstanbul’da Sayın Enver Ören’in yanında aldım.

Kendisi elimdeki dergilerin yayıncıları arasında tanıdığım tek kişi idi. ABD’ye ilk geldiğim yıllarda beni İstanbul’da her gördüğünde “Hakkı  bey ne zaman Türkiye’ye döneceksin?” diye latife yapardı. Sorudaki Türkiye kelimesinin ülkeyi değil de gazeteyi kastettiğini bilirdim; içim kıvançla dolardı.  Ona durumu anlattım; İhlas grubunun Byte dergisinden örnek paragraflar okudum. Sadece Byte’a değil, hemen hemen bütün dergilere ve hemen hemen bütün yazılara hakim uslup, “Bunu yazıyorum ama nasıl olsa siz anlamazsınız; onun için kısa kesiyorum!” dercesine bir ıkınma, bir lütuf, bir tepeden bakma edası hakimdi ki, zaten karmaşık konular olan bilişim teknolojileri, böyle bir yaklaşımla ve böyle bir uslupla anlatılamaz; anlatılsa bile kimseye bir yararı dokunmazdı.

“Bunun önüne geçmek gerek,” dedim. “Peki, nasıl yazmalı?” dedi? “Konuşur gibi; anneye anlatır gibi!” dedim. Ama bunun için önce yazar kişinin bildiğini paylaşmaya hazır olması gerekirdi. “Bilgi paylaşıldıkça çoğalır!” dedim; kendisi de ekledi: “Dertler de paylaşıldıkça azalır!”

Hemen oracıkta “Peki Hakkı beyciğim, bu işe örnek olmak ve Byte’ta yazmak ister misin?” diye sordu. Yazmaya hazır olduğumu söyledim; ama yazıişlerinde değişiklik yapmak şartıyla.

İhlas’ın Washington DC’deki bürosunda beraber dergi çıkartırken tanıdığım ve sevdiğim genç mühendis Ahmet Cüneyt Üçışık kısa bir süre sonra derginin başına getirildi ve ben de çalıştığım gündüz işi’mden başka bir yayın organında yazmak için gerekli izni alır almaz, yazmaya başladım. (Amerikan halk müziğinin merkezi Tennessee eyaletinin Nashville kentinde,  bir plak yayınevi sahibinin gözüne girmek için her gece bir müzikhol’de ücretsiz şarkı söyleyen heveslilerin, hayatlarını sürdürmek için gündüzleri aynı yerlerde bulaşıkçılık, temizcilik yaptığı bir gündüz işi olduğu gibi, benim de bilgisayar dergisi yazarlığını asla geçim kapısı olarak görmememden dolayı hep bir gündüz işim oldu! Bu bir zamanlar asıl mesleğim olan gazeteciliğin bir uzantısı olarak radyoculuktu; sonra televizyonculuk; daha sonra bir kurumda programcılık; şimdi de aynı kurumda bilgi-mimarisi/kullanılabilirlik uzmanlığı oldu.)

Bir süre sonra derginin başına popüler bilişimcilik (bilişim yayıncılığını halkın ayağına indirme) akımının becerikli ustalarından Musa Savaş geldi. Dergilerin sayısı arttı, satış rakamları arttı, gençlerle yapılan toplantılar arttı. Özetle ortaya yeni bir bilgisayar yayıncılığı türü çıktı. Amacı öğretmek ve bilgi vermek, kod paylaşmak, algoritma yardımı sağlamak, kısaca kullanılır bilgiyle dolu, yararlı yayıncılık dönemi başladı.

MS yeni bir ofis sürümü çıkartıyor, patronlar zavallı memur hanımlara, muhasebeci beylere, ya kendiliklerinden yeni sürümü kullanmayı öğrenmelerini ya da işten ayrılmalarını söylüyorlardı. Yazılıma bile para vermek istemeyen işadamı, bu yazılımın yeni sürümünü öğrenmesi için personeline eğitim vermek üzere para ayırır mı? Bu içler acısı durumu, bir sekreter hanımın Enver beye yazdığı mektuptan keşfettik. İhlas grubu on binlerce ofis kullanım kılavuzu çıkartıp bütün Türkiye’de bedava dağıttı.

Yeni Windows sürümü çıktığında onun için kitap yazdık; Microsoft, Windows paketinin yanında bizim kitapları verdi.

Programcılığa sıra geldi; gençlere o imkanı veren kitapçıklar yayınladık. Bize bu kapıyı açtıran Gaziantepli Necip Fazıl Dayanır’dı.  Artık elinin altında babasının çalıştığı üniversitenin bilgisayarı bulunmadığı için öğrenmeye başladığı Web programcılığını nasıl sürdüreceğini soruyordu.

Bu sıradaki ortamı göz önüne getirmek gerekiyor: Unix gibi, değil kurmak, suratına bakıp ne dediğini anlamak için bile üniversite mezunu olmayı gereken bir sistemin yerine gerçekten açık (kodları değil, ama kurulumu, hata araması ve bakımı için ortada kaynak olması anlamına: açık) sistem olan Windows’u tanıtıyorduk; örneklerimiz Windows üzerinde anlatılıyordu. Elbette böyle olacaktı, çünkü Unix ancak İstanbul Dükalığı’na ve çocuklarına dört yıllık mühendislik eğitimi aldırtabilen İstanbul ve İzmir burjuvazisine üretkenlik ve verimlilik sağlıyordu. Oysa bilgisayarlaşma halkımızın ihtiyacı idi; Anadolu esnafına, yatırımcısına, sanayicisine bilgisayarlaşma; onların çocuklarına BT’ci olma imkanı gerekiyordu.

Bilgisayar firmalarının verdiği sertifika fikrini destekledik. Sertifikalara bir film adından hareketle “Büyük Eşitleyici” adını taktım. “Ne yapacaksınız mühendisliği? Gidip mühendislik sertifikası olan firmalardan!” dedik. Mühendis Odaları ayağa kalktılar. O sırada rüzgarları esen Şubat Soğuğu da onları destekledi; firmaların sertifikalarından mühendislik sözünü kaldırttılar!

Birinci günden itibaren IBM dahil, Unix mainframe satan bütün firmaların düşmanı olduk. Oğullarına düşen de beni karalamak oldu. Microsoft’a düşman olan, bizi de hasım gibi gördü! Yazılarımın veya konuşmalarımın içinden seçtikleri cümleleri, bağlam dışında sunup güya hata imiş ve ben de sanki Microsoft temsilcisi imişim gibi gösterdiler. Elbette aldırmadık bunların hiç birine.

Elektronik ve elektrik meslek lisesi öğrencilerinin bilgisayar mühendislik okullarına alınmamasındaki tersliği dile getirdik. Araştırdık ve Türkiye’de bilgisayar öğretmenliği mesleğine yeteri kadar genç öğrenci alınmadığını belirledik. Okullar boş, laboratuvarlar bilgisayarsızdı. Bunları yazdık. Yeterli teknik eleman yokluğu sebebiyle, bilgisiyar öğretmeni olarak yetiştirilen gençlerin, bilgisayar programcısı veya sistem uzmanı olarak çalıştırıldıkları için açığın gittikçe büyüdüğünü yazdık.

8 yıl İngilizce okudukları halde İngilizce öğrenemeden mezun edilen öğrencilerin dramını dile getirdik. Bir ya da iki gencin İngilizce öğrenmemesinin onların kabahatı olacağını, ama bütün öğrencilerin İngilizce konuşmayı öğrenmeden mezun olmalarındaki kabahatin öğretim sisteminde olduğunu belirttik. Milli Eğitim Bakanlığı ve YÖK bu konuyu gündeme aldı ve uzmanlarla toplantılar yaptı; okullarda metod değişikliğine gidildi. Bizden esinlenen bazı kurs sahipleri, ticaret odaları ve hatta özel şirketler, gece ve hafta sonları bilgisayarlarını BT öğrenen gençlere açtılar; BT’ciler için ücretsiz İngilizce kursları düzenlediler.

Bütün bunlar baba parasıyla veya vesayetçi devlet kurumlarının kesesinden yukarıda aktardığım örnekte görülen türden doktoralar yapan insanların elbette hoşuna gitmeyecekti. Kendileri tek satır kodlarını bir tek kişiyle bile paylaşmamış bu insanlara, benim hakkımda Ekşi Sözlük denen sanal yayından tutun, dergilere kadar, forumlardan tutun o zamanlar geçerli olan IRC Chat odalarına kadar, her yerde beni karalayan yayınlar yaptırdılar. Herkesten önce ben, kendi yazılarımdaki gözlem yanlışlarını, tahmin hatalarını bulup yazdığım halde, bu bir kaç kişi, bağlam dışına çektikleri ifadelerimle, kendilerine göre benim hatalarımı bulup çıkartıyorlardı!

Vesayetçi devlet kurumlarının, temel ideolojilerinin  en büyük rüknü olan zenefobiya (xenophobia: yabancı düşmanlığı) kendisini 100 yıldır “Türkün Türkten başka dostu yoktur!” aldatmacasıyla ifade ediyordu. Bunu yansıttıkları en son alanlardan biri bilgisayar işletim sistemleri oldu. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi vesayetçi sistemin değer üreten kurumlardan bir diğeri Tübitak’tır. Eğer global bir entegresyon felsefesiyle işlese son derece yararlı işler yapabilecek bu kurum, ne yazık ki halkın parasıyla, vesayetçi sisteme bilim ve teknoloji  üretiyor. Bunun son örneği Pardus adı verilen projedir. Ben bunun böyle olduğunu yazdıktan sonra, Pardus ekibi ilk sunumlarını emekli subaylara yaptığını açıklamak zorunda kaldı. (Ben hala sunumun yapıldığı salonda çoğunluğun emeklilerde olmadığı kanısını taşıyorum!)

Halkını seven ve bunu yurtseverlik olarak günlük hayatının her veçhesine aksettiren Malatyalı, Trabzonlu ve Tireli genç kardeşim, belki Pardus’ta, Microsoft’a veremediği fahiş ücretin zorladığı korsan yazılım kullanma zorunluğundan (ve kul hakkını ihlal etme günahından) kurtulmak için bir kapı görüyor. Belki daha geçen aya kadar bütün komşularıyla kavgalı, uluslararası olaylarda zerre kadar söz hakkı olmayan bir ülkenin yurttaşı olmanın manevi sıkıntısını, büyük ihtimalle kendisine ait bir işletim sistemi bulunduğu fikri ile savuşturuyor. Gerçekten iyi programcı olan gençlerimiz, başka ülkelerin gençleri gibi katkıda bulunabilecekleri bir açık kod sistemi bulunmasında, hem kişisel, hem de ulusal bir yarar görüyorlar. Onların bu halisane duygularını vesayetçi sistemin temelinde yatan ulusalcılık ideolojisine dahil olmaktan tenzih ederim.  Fakat bu samimi ve halis duygular, sonuçta demokratik sistemi beslemeyen, (tersine, her türlü demokratik ve barışçı açılımı kösteklemeye çalışan) siyasal akımların dürtüsüyle ortaya atılan, göz boyayıcı, israftan başka bir katkısı henüz görülmemiş akımlara alet edilmek zorunda değil. Pardus gibi bir işe akıtılan paralarla çok daha yararlı BT yayıncılığı, BT eğitimciliği yapılacağını biliyoruz ve çekinmeden söylüyoruz.

Bir zamanlar IBM’lere, Remington Rand’lere, Xerox’lara karşı bilişimi halka açmanın öncüsü olan Microsoft’un giderek onlar gibi olmasının karşısında, ilk günlerindeki Unix zorluğundan sıyrılan Linux’un edindiği yeri birçok yazımda övgüyle dile getirdim. Türkiye’de ilk Linux kurulum macerasını yazanlardan biriyim. PC ortamında Mac işletim sistemi çalıştırmanın adım adım reçetesini yazan ilk kişilerden biri de benim. İşletim sistemin bir din gibi savunulamayacağını veya hayatını bilişim sektöründe kazanmak isteyen kişinin şu ya da bu dili “tutmasının” mümkün olmadığını birinci günden beri hatırlatan bana, hınçla, öfkeyle saldırmak, yazdığım herşeye yanlış ve bana “cahil” damgası vurmak, sadece bir tek şeyle açıklanabilir: ideoloji ile.

Bilişimi büyük firmaların denetiminde tutmak isteyen bir avuç büyük kent mühendisinin kurduğu ve işlettiği Internet’in bittiğini ilan ettiğimde, henüz ortada Web 2.0  yoktu. Yeni Internet’in halkın doğrudan iletişimi üzerine kurulacağını ilan ettiğimde mesh-up kavramı ve sosyal ağlar icad edilmemişti. TCP ve IP’nin nihai ve kesin şekilde denetlenemeyeceğini ve bunun halkın kendi arasında kendi ürettiği haberleri paylaşmasına yol açacağını tahmin ettiğimde “yurttaş gazeteciliği” kavramı ortaya atılmamıştı.

Durum böyle iken, bana “can düşmanı” bir husumetin sebebi ne olabilir ideolojiden başka. Beni ve paylaştığım, dile getirdiğim bu fikirleri kötü gösterecekler ki, kendi denetimli iletişim düzenlerinin zaafiyeti belli olmasın, değnek ellerinde kalmaya devam etsin.

Fakat yağma yok.

Benim BT’ci kardeşlerim bilinçlendiler; teknolojiye sahip çıktılar. Benim “BT’ci”  tanımımla bile alay edenlerin kendi kendilerine yapıştırdıkları etiketleri ve övündükleri doktoralarını ceplerinden çıkartacak uygulamalar yazıyorlar, işler yapıyorlar.

Halkın çocuklarının yazdığı CRM’ler, CMS’ler, dünyadaki örnekleriyle yarışacak boyutta. Eğer bu gençlerden biri ikisi şu dili ya da dili benim iki satırlık kitapçığımdan öğrendiğini söyleyerek kadirşinaslık yapıyor ve vefa gösteriyorsa, bu onun geleneksel terbiyesindendir; benden değil. Ama onların “Ben filanca dili Hakkı Öcal’ın kitabından öğrendim!” diyenleri bile cehaletle ve “yarım yamalak bilişimcilikle” suçlamaları, halkımızın Bilişim Devrimi’ni yakaladığı korkusundandır.

Hayatlarını beni karalamak suretiyle savunduğum “bilişim popülizmi” fikrini yok etmeye adamış bu kişiler, ancak bir takım sosyal ağ sitelerinde reliability uzmanı olurlar; veya “bio-moleküllerin birbirleri ile etkileşimlerindeki sıra dışılıkları ortaya çıkarmak” için doktora yaparlar. Ama, bakın bakalım reliability uzmanı olmak için neler gerekiyormuş:

http://www.jobisjob.ie/dublin-city-centre-dublin/elan-it/site-reliability-engineer/job-offer-3jrzsj7yxbulx7xdxgp6imo3le

Bir gün elbette bio-moleküler araştırmalar da yapılacak ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda. Ama onu yapacak olanlar bunu halkının ihtiyacı için yapacağından, halkının anlayacağı şekilde anlatacak.

O zamana kadar bu kavga devam edecek.

Bu kavga benim değil; ben sadece saflardan birinde, sıradan ve bir zaman sonra esamesi bile okunmayacak bir kişiyim.

BT’nin yakın tarihi..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir